HADİS DERSLERİ
  Vahiy Eksenli Bir Hayatın İnşasında Âlimlerin Rolü - Mustafa İSLAMOĞLU
 


Vahiy Eksenli Bir Hayatın İnşasında Âlimlerin Rolü - Mustafa İSLAMOĞLU

Ocak 10, 2011 Kurani Hayat Dergisinden

Vahiy Eksenli Bir Hayatın İnşasında Âlimlerin Rolü

Mustafa İSLAMOĞLU

Tariflerden bir tutam

İslam uleması arasında ilmin birçok tarifi vardır. Bu tarifler, tarifi yapanın meşrebine ve mezhebine bağlı olarak değişiklik gösterir. Sırf ilmin tarifinden yola çıkarak, bürhan, beyan ve irfan ehlinin bakış açılarındaki temel farklılık ortaya konulabilir. Mesela ilk İslam filozofu Kindî ilmi “vicdan” olarak tarif eder: “Varlığın hakikatini idrak (vicdan) etmektir” (er-Resailu’l-Felsefiyye). İbn Rüşd, Hace-i Evvel Aristo’nun mezhebince giderek, ilmi “Bir şeyin sebebini bilmek” olarak tarif eder. Kelamcı Bakıllani daha sade bir tarif yapar: “Bilinebilir şeyleri olduğu gibi bilmektir.” Mutezili kelamcı Abdülcebbar’ın tarifi hayli tumturaklıdır: “İyi bil ki ilim, bilenin, elde ettiği sonuçla vicdanının teskin olmasını sağlayan anlamdır” (el-Muğnî). Usulü fıkıhçı Cüveyni ise benzer bir tarif yapar: “Bilinenin kendisi sayesinde bilindiği şeydir” (el-Cedel). Şafii’nin tarifi ise çok hayli sade: “İlim, Allah’ın kitabındaki nasih ve mensuhu, farzı, edebi, irşadı ve mübahı bilmektir” (er-Risale).

İlmin tarifleri içinde en beğendiğim tariflerden biri, söz kuşunu kelamın zirvesine birini nahvin diğerini belagatin temsil ettiği bir çift kanatla uçuran çizginin cins mümessillerinden İbn Faris’in yaptığı tariftir:
“el-‘Ilmu yedullu alâ eserin bi’ş-şey’i yetemeyyezu bihi an ğayrih” (İlim, bir şeyi ona ait olmayandan seçip ayırmaya yarayan bir iz/alâmet ve işarettir.” (Mekayisu’l-Luğa)
Bu tarif şu üç hususu bünyesinde taşır:
1. İlim sebep değil sonuç, cevher değil arazdır. Zira ilmin sebebi ilme konu olan şeyin kendisidir. İlim ise o şeyin bilgisidir. Dolayısıyla bilgimizin varlığı, bilinenin varlığına bağlıdır. Beşeri bilginin ilahi bilgiden ayrıldığı nokta da burasıdır.
2. İlim seçip-ayırmak manasına gelen “temyiz”dir. Bilmek, seçmek ve ayırmaktır. Mamafih bir bilgi sahibinin seçip ayırma yeteneğini geliştirmiyorsa, o “İlim” değil, belki “veri” ve “data” anlamında bir bilgidir.
3. Bir malumatın “ilim” hüviyetini alabilmesi için, gösterge ve işaret (eser) olan bilgi ile o bilginin gösterdiği hakikat arasındaki asli bağ keşfedilmeli ve koparılmamalıdır. “İşaret” denilmeye layık her göstergenin bir de “işaret ettiği şey” vardır. İşaret ile işaret edilen veya gösteren ile gösterilen arasında sahici bir bağ kurulduğunda, “bilgi” “ilme” dönüşecektir. Aklın bu bağı kurma işlemine Kur’an “taakkul” adını vermektedir.
Sıradan Bilgilerin vahyin “ilim” adını verdiği şeye dönüşmesi için, insan zihninde bir çevrim istasyonu bulunmalıdır. Bu istasyon muhakemedir. Bir ilahi inşa projesi olan vahyin amacı, insan zihnindeki söz konusu çevrim istasyonunu programlamaktır. Bu sayede sıradan bir bilgi, hayatın illet, hikmet ve gayesini gösteren bir “ilme” dönüşüverir.

Kur’an’a göre ilim nedir, âlim kimdir?

Yukarıdaki tarifler, her âlimin durduğu yerden yaptığı tarifler. Bu konuda en sağlıklı tarif, bizce Kur’an’dan yola çıkılarak yapılacak bir tariftir. Elbet böyle bir tarif de, nihai tahlilde “Kur’an’ın tarifi” değil, olsa olsa, “Kur’an’dan yola çıkılarak yapılan tarif” olma hüviyetini taşıyacaktır.
Kur’an, şu âyetiyle “âlim”in tarifini de yapmış olur:
“Allah’tan kulları içinde yalnızca âlimler (bilenler) haşyet duyarlar.” (Fatır 35/28)
Âyetin amacı elbette bir tarif vermek değildir. Fakat âyet bize ilmin ve âlimin doğrudan değil ama dolaylı bir tarifini sunmaktadır. Bu tarifin ekseninde “Allah’ın azamet ve yüceliğini idrakten dolayı Allah’a duyulan saygı” olan haşyet yer almaktadır. Bu âyetten yola çıkarak şu genel hükümlere varılabilir:
1. Bir bilgiye “ilim” denilebilmesi için, onun bilen öznenin (âlim) haline yansıması gerekir.
2. Bir bilene “âlim” denilebilmesi için, bilgisi ile ahlakı arasındaki bağın kopuk olmaması gerekir.
3. Alâmet olan bilginin ilahi olanla bağı koparılmamalıdır.
Kur’an’la inşa olmuş şahsiyetlerden seçkin sahabi İbn Mes’ud’a “İlim nedir?” diye sormuşlar. Verdiği cevap, doğrudan bu âyete bir atıf mahiyetindedir: “İlim çok hadis rivayet etmek değil, çok haşyet duymaktır.” (Süyuti, Dürrü’l-Mensur) Hz. Ömer’den de buna benzer bir ilim tarifi rivayet edilir.
“İlim haşyettir” şeklinde özetlenebilecek bu tarifi Kur’an’ın âlimler hakkında söylediği “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” cümlesinin içinde geçtiği âyet çok güzel ifade eder:
“Yoksa (şu yukarıda özellikleri dile gelen nankör kişi), gece vakitlerinde secde ve kıyamda durup kendisini ibadete adayan, ahiret kaygısı taşıyan ve Rabbinin rahmetini dilenen kimseyle hiç aynı safta tutulur mu?” (Zümer 39/9)
Bu kerim âyette de tıpkı Fatır 28’de olduğu gibi, bilgi bilenin halinde iyileşmeye vesile oluyorsa ona “ilim” adı verileceği ima edilmektedir.
Kur’an’da “âlim” sadece “cahil”in zıddı olarak kullanılmaz. Cahillik bir “bilmezlik durumu”dur. Kur’an’da cehaletten bir bilmezlik durumu olarak söz edilen yerler vardır. Fakat Kur’an bir de cehaletin müesseseleşmiş ve toplumsallaşmış halinden söz eder. “Cahiliyye” bunun adıdır. Cahiliyye bir bilmezlik durumu değil, bir “kendini bilmezlik” durumudur. Bu anlamıyla “cahilliy”, Kur’an’ın ifadesiyle bir “bağy”dir. Bu vurguyla vahyin kullandığı “Cahiliyye” ise bir “kendini bilmezlik çağı”dır. Vahyin hedefi cahiliyyeyi ortadan kaldırmaktır (Âl-i İmran 3/154). Bunu yapacak olan vahiy ise “Allah’tan gelmiş bir bilgi” olarak nitelendirilir. Bu durumda vahiy “insana haddini ve değerini bildiren bilgi” olmaktadır.
Kur’an “heva”yı da ilmin zıddı olarak kullanır: “Eğer sana gelen kesin ilimden (el-‘ılm) sonra onların hevalarına uyarsan, Allah’ın elinden seni kurtaracak ne bir yâr, ne de bir yardımcı var.” (Bakara 2/120) Bu durumda âlimin karşı kutbunda “hevasına uyan kimse” bulunmaktadır.
Kur’an “zannı” da ilmin karşısına yerleştirir. İlim sahibi olmadığı için hakikate mesafeli davrananların sadece zanna uyduğunu söyler (Necm 53/28).
Allah Rasulü âlimleri peygamberlerin varisleri olarak takdim eder (Buhari, İlim 10). Yine Allah Rasulü ilmin nafile ibadetten daha üstün olduğunu söyler (Tirmizi, İlim, 19).
Şu halde “Vahiy eksenli bir hayatın inşasında âlimlerin rolü nedir?” sualinin cevabını Hz. Peygamber’den almış bulunmaktayız. Âlimler peygamberlerin varisleri olduğuna göre, âlimlerin rolü de peygamberlerin rolünün bir devamı olmalıdır.
Burada sorulacak ikinci sual şudur: “Peygamberin rolü nedir?”
Cevap: Peygamberin rolü vahiy eksenli bir hayatın inşasıdır. Onun içindir ki “Onun ahlakı Kur’an’dı”. Onun içindir ki O, âlemlerin Rabbinden bir hidayet ve rehberlik olarak indirileni yaşayarak ve taşıyarak âlemleri rahmet oldu.

“Âlim Allah’ın kitabının önüne hiçbir şeyi geçirmeyendir”

Hz. Ali böyle der. Kendisi de böyle bir âlimdi. O Hz. Peygamber’in nefis benzetmesiyle “ilmin kapısı” idi. Kur’an’ın önüne hiçbir şeyi geçirmedi. İşte bir örnek: Hz. Ali, “bir kimse zifaftan önce vefat ederse ve evlendiği kadın için de mehir belirlememişse o kadının mehir hakkı yoktur” görüşündedir. Ma’kıl b. Sinan’dan buna aykırı bir hadis rivayet edilince Hz. Ali “Biz Allah’ın kitabını (Nisa 24’ü kastediyor) topuğuna işeyen bir bedevinin rivayetine bakarak terk edemeyiz.” diye kestirip atar (Şevkani, Neylu’l-Evtar, VI, 195).
Aynı hassasiyeti sadece rey ehli sahabede değil, reye mesafeli olan sahabede de bulmaktayız. İşte bu mizacın sahibi Abdullah b. Ömer’in tavrı: İbn Ömer’e yırtıcı hayvanların etinin yenilip yenilmeyeceği sorulmuş “bir beis yoktur” demiş. Bunun üzerine Ebu Sa’lebe’nin (75/694) Hz. Peygamber’den naklettiği “yırtıcı hayvanların etinin yenilmeyeceğine” dair bir hadis zikredildiğinde, “Allah’ın kitabını, bacağına işeyen bir bedevinin rivayet ettiği hadise bakarak terk edemeyiz.” (Kurtubi, Cami, VII, 118).
Nasıl ki âlimlerin misyonu peygamberlerin miraslarını taşımak ise, kitapların misyonu da Kur’an’ın mirasını taşımak olmalıdır. Bu yüzden âlimlerin ortaya koydukları eserler, Kur’an karşısında haddini ve hududunu bilen eserler olmak, Kur’an’ın anlaşılmasına ve yaşanmasına hizmet etmeyi amaç edinmek durumundadırlar.
Ümmet-i Muhammed’in ilk âlimi Allah Rasulü aleyhissalatu vesselamdır. O Kur’an’ın ilk talebesi idi. Kur’an ile inşa oldu ve yaşadığı Kur’an ile hayatı inşa etmek için gayret etti. Muhammedi davetin ilk yıllarının tek okulu olan Daru’l-Erkam’ın müfredatı Kur’an idi. Büyük iman hamlesini omuzlayan ilk Müslümanların hemen tamamının gönül fatihi Kur’an idi. Hepsi de vahyin ilahi cazibesine kapılıp İslam dairesine girmişlerdi. Aynı şey Medine’deki Daru’s-Suffe için de geçerliydi.
Ümmetin ilk ilim halkaları Kur’an’ın asil öğrencileri tarafından kurulmuştu. Sahabeden Ali b. Ebi Talib, Aişe bt. Ebubekr, Zeyd b. Erkam ve Enes b. Malik Medine’de ilim halkalarını kurdular. Abdullah b. Mes’ud Basra ve Kufe’de ilim halkasını kurdu. “Kur’an’ın tercümanı” lakaplı Abdullah b. Abbas Mekke’de ilim halkasını kurdu. Bu halkaların tümünün tek müfredatı vardı: Kur’an.
İlk neslin arasından çıkan bu âlimler, kendileri gibi âlimler yetiştirdiler. İbrahim en-Nehai, Mesruk, Hasan el-Basri, Mücahid b. Cebr, İkrime, Kadı Şureyh, Said b. Müseyyeb, Ata b. Ebi Rabah bunların belli başlılarıdır.
Kur’an ümmetin öznesi iken, ümmet de yeryüzünün öznesi olmuştur. Bu müstesna zamanlarda âlim yetiştirme konusunda kıtlık çekilmemiştir. Kur’an her ırk, kavim, kabile ve meşrepten cins kafaları kendine cezbetmiş, onları yetiştirip ümmete “âlim” olarak hediye etmiştir.
Fudayl b. Iyaz, yaşadığı coğrafyanın ünlü bir eşkıyası iken, Hadid Sûresi’nin 16. âyeti hidayetine vesile olmuş ve ilmiyle amil irfanıyla kâmil bir âlim olmuştur. İmam Malik’in büyük hocası Abdullah b. Hurmuz, Mecusi ve Pers asıllı azatlı bir köle idi. Hem işitme hem de yürüme özürlüydü. İmam 7 yıl ondan ders aldı. Cubbai zimmi bir Hıristiyan idi. Müslüman olmakla kalmadı, zamanının en büyük âlimlerinden ve müçtehitlerinden biri oldu. Nasıruddin Ahmed b. Abdisselam yol kesip haraç alan azılı bir hayduttu. Kur’an’la dirilip çağının büyük âlimlerinden oldu. İbnu’n-Nefis çalgıcıydı. Düğünlerde çalgı çalıp şarkı söyler, geçimini öyle temin ederdi. Kur’an’a talebe oldu, çağının en büyük âlimlerinden ve Hanbelî mezhebinin imamlarından biri oldu.
Âlimler Kur’an ile amil oldukları sürece, itibarları da yüksek oldu. Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilmediler. İlimlerinin izzetleriyle yaşadılar. Alın size böyle âlimlerimizden Abdullah b. Mübarek ile ilgili bir hatıra. Abbasi halifesi Harun Reşid yazlık sarayının bulunduğu Rakka’ya gittiği bir sırada, Abdullah b. Mübarek de oradan geçiyordu. O geçerken izdihamdan ortalık toza dumana karıştı. Bunu merak edip olayı öğrenen Halife’nin eşi, şöyle dedi: “Vallahi, emiru’l-müminin Harun değil İbn Mübarek’tir. Zira halk cop ve kamçılarla Harun’u karşılarken, Abdullah b. Mübarek’i gönüllü olarak karşılıyor”. Abdullah b. Mübarek, bu itibarı ne ile elde etmişti dersiniz? İşte bu sorunun cevabı: Zalim yöneticilere kaftan diken bir terzi İbn Mübarek’e “Ben bu işle zalimlere yardım etmiş oluyor muyum?” dedi. Cevap şöyleydi: “Hayır, sen düpedüz zalim olmuş oluyorsun; sana iğne iplik satan zalimlere yardım etmiş olur.”
Abbasi halifesi Me’mun, iki şehzadesini okutması için Ferra’yı görevlendirdi. Çocuklar bir seferinde hocalarının ayakkabısını çevirmek için nizalaşmışlar, sonunda her ikisi de bir tekini koymak üzere anlaşmışlardı. Bir gün halife Ferra’ya sordu: “Dünyanın en güçlü insanı kimdir?” Ferra “Sizsiniz” dedi. Me’mun “Hayır. Dünyanın en güçlü insanı, ayakkabısını çevirmek için şehzadelerin çekiştikleri kişidir” dedi.
Âlimler Kur’an’ın önüne başka kitapları geçirmeye başlayınca, âlimlerin önüne de başkaları geçmeye başladı. İlmin kaynağı olan vahyin yerini tali kaynaklar alınca, vahiy bizim hayatımızı inşa eden özne olmaktan çıktı. İlim geriledi, “Kur’an’ın âlimlerinin” yerini “sultanın âlimleri” aldı.
Modern zamanlar ilim ve âlim açısından ümmetin en sancılı zamanları oldu. Sömürge ve işgal yüzyılı olan 19. yüzyıl, hem İslami ilimler hem de İslam âlimleri açısından savrulma yüzyılıydı. 20. yüzyılın başında İslam coğrafyasının hemen her tarafında Allah’ın bir lûtfu olarak kararan ufkumuzu aydınlatan âlimler birer ikişer İslam coğrafyasının her tarafında görüldü. Oryantalizm’in İslam aklını karıştırdığı zamanlar olan son yüzyıl, âlimlerimizin de kafalarının karıştığı yüzyıl oldu. Bu kafa karışıklığı sadece oryantalizme maruz kalan âlimlerimizde değil, geleneği kutsayan âlimlerimizde de görüldü. Birinciler ataların ocağına incir ağacı dikme yarışına girerken, ikinciler ataların ocağındaki külü günümüze taşımak gibi bir yanlışa saptılar.

Büyük göçler zamanı

2010 yılı adeta büyük göçler zamanıydı. Bu yılın Mayıs’ından Eylül’üne beş ilim adamı hakka yürüdü.
Bunlardan ilki Faslı mütefekkir ve filozof Muhammed Abid el-Cabiri idi. 4 Mayıs 2010 yılında 75 yaşında beka yurduna göçen Cabiri, arkasında derin bir sessizlik bıraktı. Hayır, yalnızca Türkçe konuşulup yazılan bizim kurak ve çorak dünyamızı kasdetmiyorum. Arapça konuşup yazan dünyayı da buna dâhil ediyorum. Arayıp taramalarım sırasında dişe dokunur bir şeye rastlamadım. Oysa böyle mi olmalıydı? Medeniyet aklının bu özgün ve özgür eleştirmenine ne kadar da büyük bir vefa borcumuz vardı.
Yenilmişlere özgü gizli savunmacı dilinin arkasında örselenmiş bir bilinci vardı. Bu daha eserlerinin adında ortaya çıkar: el-Hıtabu’l-Arabi el-Muasır (Çağdaş Arap Söylemi), Tekvinu’l-Akli’l-Arabi (Arap Aklının Oluşumu), Bünyetu’l-Akli’l-Arabi (Arap Aklının Yapısı), el-Aklu’s-Siyasi el-Arabi (Arap Siyasi Aklı), el-Aklu’l-Ahlaki el-Arabi (Arap Ahlaki Aklı)… Bunların içinden Türkçeye çevrilenlerin kapağına Arab’ın yanına bir de “İslam” ekleyerek Cabiri’nin noksanını örtmeye çalıştı mütercimlerimiz, ama nafile…
Muhteşem bir telif yeteneğini daha muhteşem bir tahlil yeteneğiyle birleştirin, bunları yüksek ölçekte bilgi üretme kapasitesiyle harmanlayın, hepsini modern aklın kevgirinden geçirin, elde ettiğiniz hülasayı eleştirel aklın güneşinde kurutun… İşte size Cabiri. Üç kelimede geleneksel İslam aklını özetledi: Beyan, burhan ve irfan… Bu onun Kuşeyri’den yaptığı bir iktibastı. Fakat o bu üçlü kavramsallaştırmanın içini öyle doldurdu ki, Kuşeyri’nin buluşu inci tanesinin içindeki kuma irca olunsa sezadır.
Rahmetli üstada dair şahsi hatıram, onunla misafir kaldığı otelin lobisinde baş başa geçirdiğim iki-üç saat. Gerçekten çok verimli bir sohbetti. İstifade ettim. Galiba bazen de hafif yollu kızdırdım. Kapsayıcı ve kuşatıcı olmanın uzağında bölgeci ve sınırlayıcı dili beni hep rahatsız etti. Zihninde kurduğu Kurtuba (ve Bağdat)-Nişabur karşıtlığı üzerinden, Nişabur’a haydarane bir biçimde sell-i seyf etmesi de. Ama ben ondan çok şey öğrendim. Ayrılırken beklememi rica etti. Elinde bir kitapla döndü. “Tefsirde yaptıklarını biliyorum” dedi ve kitabını uzattı. Kapağında “el-Medhal ile’l-Kur’ani’l-Kerim (Kur’an-ı Kerim’e Giriş) yazıyordu. Rabbim onu rahmetiyle kuşatsın. Yazdığının her harfini iman, ilim ve gayretine şahit kılsın.
Cabiri’nin ardından ilim dünyası ikinci bir kayba daha şahit oldu: Mısırlı akademisyen Nasr Hamid Ebu Zeyd 5 Temmuz 2010’da 67 yaşında, sığındığı Batı’nın kollarında vefat etti. O zehirlenmiş bir bilinç idi. Söylemesi ayıptır, ama benim bu zat için hissettiğim duygu, başından beri asla kızmak, öfkelenmek hele nefret etmek suretinde tecelli etmedi. İçimde onun için tek bir duygu oldu: Üzülmek ve acımak. Zira onun ismi Arap magazin basının diline düştüğünde ben Mısırda idim. Bir adamın yazdığı eser yüzünden tekfir edilip, karısının mahkeme yoluyla cebren elinden alınmaya kalkılmasının izah edilecek hiçbir tarafı yok. Bunun dinle değil kinle bir alakası kurulabilir ancak. Yazdıklarını kıyasıya eleştirebilirim. Fakat yazdığı bir eser yüzünden uğradığı bu zulmü hiçbir yere sığdıramam. Yalancı peygamber Müseylime’ye dahi “kâfir”, “münafık”, “mülhid”, “zındık” vs. gibi bir sürü isim dururken “Müslümancık” (Müseylime) gibi oldukça estetik bir isim bulan sahabenin dengeli ve özgüvenli tavrı nerde, günümüz Müslümanlarının bağrından çıkan bilinci yaralı öz çocuklarını çiğ çiğ yiyecek kadar özgüvenden yoksun hodbin tavrı nerede.
Evet, Mefhumu’n-Nas kitabı müellifinin bilinci yaralıydı. Onun hayat hikâyesini okuyunca, içimden “Al sana bir kurban daha” dediğimi hatırlıyorum. Mefhumu’n-Nass’ını Mısır’da okumuştum. Üstelik altını üstünü çize çize… Sağında solunda yazı yazılmadık yer bırakmamışım. Kitaplarını sokak kitapçılarından birer birer toplamıştım. O da Cabiri gibi cins bir kafa, keskin bir tenkit ve tahlil yeteneği. Fakat Cabiri ile kıyas götürmeyecek kadar ideolojik bir tavır. Bazı satırlar Marksizm kokuyor. “İslami sol” (El-Yesaru’l-İslami) akımını biliyoruz da, “İslami Marksizm” akımını hiç duymadık. Böyle bir akım uyduracaksak, Ebu Zeyd’i bu akımın başına kaydetmeli. O, Süyuti’nin el-İtkan’ı özelinde Ulumu’l-Kur’an’a getirdiği eleştirilerin çoğunda yerden göğe haklı. Fakat o bu eleştirileri Tarihselciliğin sevap galerisine yazmaya kalkınca iş değişiyor. Haklıyken haksız duruma düşüyor. Kur’an’ı Tevrat ve İncil gibi okumak!.. Ama bu tavrın bir tepki sonucu olduğundan adım gibi eminim. Bu yanlışını hafifletir mi? Bilemem. İmanına dair bir şüphem yok. Talebelerinden aldığım malumat zannımı kesinleştiriyor. Sadece bilinci derinden yaralanmış. Aidiyetini unutmuş. Arkun gibi Frankofon diyemem, fakat bize de ait değil. O ârafta biri. Onu bizden bir Beşir Fuat ve Abdullah Cevdet’e benzetmek haksızlık olur. Bir yanıyla Seyyid Bey, bir Yanıyla Şemseddin Günaltay denilebilir mi? Belki. Allah taksiratını affedip rahmet etsin.
Ebu Zeyd’in vefatından iki gün sonra şahsen beni derin bir hüzne gark eden acı bir “ğayb” haberi alıyorum. Kendisiyle aynı asırda yaşamaktan dolayı iftihar ettiklerim arasında olan Muhammed Hüseyin Fadlullah. O diri ve dirilten bir bilinç idi. Bu, İslam ümmeti açısından gerçekten büyük bir kayıp idi. Yine kazanan ahiretin ehl-i necatı oldu. Bu başyazının tamamını Fadlullah’a ayırsaydım yine de yeterli bulmazdım. O Şii-İmamiyye mezhebine mensup bir Âyetullah idi. Fakat onun mezhep taassubundan uzak, dengeli, adil ve mutedil tavrı Şiisiyle Sünnisiyle bütün bir ümmetin âlimlerine örnek olacak çaptaydı.
Üstad Fadlullah, bürhan, beyan ve irfan bilgi sistemlerinin her üçüne birden bihakkın vakıf idi. Doğuyu iyi bildiği gibi Batıyı da iyi bilirdi. Konuşurken ve yazarken müdellel konuşur ve yazardı. Her cümlesinde ve satırında, zihninin geleneğin tortusuyla değil Kur’an’la inşa olduğu görülürdü. Sadece âlim değil, aynı zamanda hareket adamıydı da. Lübnan’ın seküler örgütlerinden biri olan Emel tarafından temsil edilen Şii kitleyi, kurduğu Hizbullah adlı örgütlü cemaatle 20 yılda ülkenin çimento görevi gören İslami bir gücü haline getirdi. Ve bu örgütlü gücün askeri kanadı karşısında İsrail, kurulduğu günden bu yana ilk defa askeri yenilgiyi tattı.
Fadlullah, bir “sakin güç” idi. Onunla hayatımda hiç unutamayacağım bir hafta geçirdim. Tahran’da 80’li yılların sonunda akdedilen el-Mu’temeru’l-Âlemi li-Bahsi Qıdaseti’l-Haremi ve Emnih (Haremin Dokunulmazlık ve Güvenliği için Uluslararası Konferans) münasebetiyle bizler gibi o da davetli olarak orada bulunuyordu. Aynı otelde, hatta aynı katta yan yana kaldık. Bu süre zarfında hep izledim. Ara ara konuştuk. Bir de uzun söyleşi yapmıştım. Zemahşeri gibi o da aksaktı. Fakat vakar ve tevazuu ile görende tazim hissi uyandırıyordu. Çok haline şahit oldum. Son kez vefatından yaklaşık altı ay önce Filistin kamplarına Kurban yardımı için gittiğimizde ziyaret etmek istedim. Randevu alınmıştı. Ne var ki tam ziyarete gidecekken rahatsızlanıp hastaneye kaldırıldığı haberi geldi. Sur’dan dönerken yol üstünde tam teşekküllü bir dinlenme tesisi gösterdiler. Bir kale şeklinde yapılmıştı. Rehberimiz Visam Taha, “Burasını, tüm geliri yetimlere verilmek üzere Allame Fadlullah yaptırdı.” dediler. Ne demişti İmam Zeyd: “Âlim cübbesine sarılıp oturan değil, yeri gelince kılıcını kuşanandır.” Fadlullah da öyleydi. Allah Rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
Büyük göçler zamanının son göçü 14 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşti. Ölen Muhammed Arkun idi. 82 yaşında dar-ı bekaya göçtü.
Arkun ölü bir bilinç idi. Ebu Zeyd ile kıyaslanmayacak kadar yabancı idi. O tam bir Frankofon idi. Belki bunda Berberi asıllı olmasının rolü vardı. O da tarihselciydi. Ama laiksizm dailiğini tarihselciliğinin de önüne geçirmişti. İlmi çalışmalarını bir Müslüman gibi değil, bir müsteşrik gibi yapıyordu. Bunda Fransız kültürüyle yetişmiş olması büyük rol oynamış olabilir. Fakat bundan da öte bir “yabancılaşma” idi onunkisi. Mesela ben Alman şarkiyatçı Rudi Paret’in Kur’an üzerine çalışmalarını adı Peygamberimizin adı olan Arkun’un çalışmalarından daha yansız ve sıcak buluyordum. Neden acaba? Onun bilinci için Ebu Zeyd’e kullandığım “yaralı” sözcüğü hafif kalır. Onun bilinci galiba “zehirlenmişti”. Allah taksiratını affetsin. O sonsuz mağfiretiyle onu da kuşatsın.
En son ‘ğayb’ Mısır’lı âlim Abdussabur Şahin hocamız oldu. Onu 26 Eylül 2010 tarihinde beka yurduna yolladık. Abdussabır Şahin hocamız Kahire Üniversitesi’nde hoca idi. Ama onu asıl şöhret eden İslam dünyasının yaşayan ilk camilerinden biri olan Kahire (Fustat) Amr b. As Camii’nde verdiği ders gibi hutbelerdir. Talebe iken o hutbelerin sürekli müdavimi idim. Çoluk çocuk atlar giderdik. Hem Kahire Üniversitesi’ndeki odasında hem de müteaddid zeminlerde bir çok kez görüştük. Onunla bir de unutulmaz hatıram var. Bir gece yarısı kökünü bütün aramalara rağmen bulamadığım bir kelime için telefon açtım. Hoca’yı yatağından kaldırmışım galiba. Derdimi izah ettiğimde söylediği cümleyi hiç unutamam: “Hel ente mecnun: Sen deli misin?” Tabi ki hocalık kontenjanından yarı şaka-yarı ciddi fırçamızı yemiş üstüne de “yemden bir nem” kabilinden ilminden istifade etmiştik. Allah rahmet etsin.
Bu beş ismin beşinin ortak yanı bu ümmetin çocukları olmalarıdır. Fakat bu isimler arasındaki fikri farklar çok daha derindir. Onların müktesebatı, hakkını vererek tahlil ve teşrih edecek gayretli elleri beklemektedir.
Severken ve yererken, överken ve döverken, insaf ölçüsünü elden bırakmamak şiarımız olmalıdır. Hele bir âlimi hasımlarının ağzına bakarak değerlendirmek, dengeli bir tavır değildir. Biz İmam Malik’in, siyer müktesebatının şaheseri olan es-Sira yazarı İbn İshak hakkında “O deccalın tekidir” dediğini biliriz. Fakat İbn İshak’ı İmam Malik’in bu sözüne bakarak değerlendirmeyiz.
Buhari’nin sözleriyle İmam Ebu Hanife’ye değer biçmeyiz. “O Buhari’nin kendi görüşüdür” der geçeriz.
Şafii’nin, bize kadar gelen ilk tam tefsirin sahibi olan Mukatil b. Süleyman hakkında “Allah canını alsın” dediğini biliriz. Fakat biz ikisine de “Allah rahmet eylesin” deriz.
İbn Hazm İslam semasının yıldızıdır. Eş’ari de öyle. Fakat biz İbn Hazm’ın keskin dilinden Eş’ari’yi öğrenmeyiz.
Hele Heytemi’nin ağzına bakarak İbn Teymiyye’ye, İbn Teymiyye’nin söylediklerine bakarak da İbn Arabi’ye kıymet hükmü biçmeyiz.
Tabi ki Gazzali “tekfir” etti diye İbn Sina’ya “kâfir” diyemeyeceğimiz, demememiz gerektiğini de biliriz.
Ebu Davud, Kitabu’l-Mesahif yazarı oğlu Abdullah’ı “yalancı” ilan etti diye bu muhalled eserin büyük yazarını selamlamaktan geri durmayız.
***
Sözün özü: Allah ibret-i âlem olan âlimler yerine nümûne-i imtisal olan âlimlerimizin sayısını çoğaltsın. Kur’an ile inşa olup Kur’an ile hayatı inşa eden âlimlere her zamankinden daha çok muhtacız.

BİR MALUMATIN “İLİM” HÜVİYETİNİ ALABİLMESİ İÇİN, GÖSTERGE OLAN BİLGİ İLE O BİLGİNİN GÖSTERDİĞİ HAKİKAT ARASINDAKİ ASLİ BAĞ KEŞFEDİLMELİ VE KOPARILMAMALIDIR.

BİR BİLENE “ÂLİM” DENİLEBİLMESİ İÇİN, BİLGİSİ İLE AHLAKI ARASINDAKİ BAĞIN KOPUK OLMAMASI GEREKİR.

ALÂMET OLAN BİLGİNİN İLAHİ OLANLA BAĞI KOPARILMAMALIDIR. VAHİY EKSENLİ BİR HAYATIN İNŞASINDA ÂLİMLERİN ROLÜ PEYGAMBERLERİN ROLÜNÜN BİR DEVAMI OLMALIDIR.

KUR’AN ÜMMETİN ÖZNESİ İKEN, ÜMMET DE YERYÜZÜNÜN ÖZNESİ OLMUŞTUR. BU MÜSTESNA ZAMANLARDA ÂLİM YETİŞTİRME KONUSUNDA KITLIK ÇEKİLMEMİŞTİR.

KUR’AN HER IRK, KAVİM, KABİLE VE MEŞREPTEN CİNS KAFALARI KENDİNE CEZBETMİŞ, ONLARI YETİŞTİRİP ÜMMETE “ÂLİM” OLARAK HEDİYE ETMİŞTİR.

SEVERKEN VE YERERKEN, ÖVERKEN VE DÖVERKEN, İNSAF ÖLÇÜSÜNÜ ELDEN BIRAKMAMAK ŞİARIMIZ OLMALIDIR. HELE BİR ÂLİMİ HASIMLARININ AĞZINA BAKARAK DEĞERLENDİRMEK, DENGELİ BİR TAVIR DEĞİLDİR.

 
  Bugün 3 ziyaretçi (8 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=