HADİS DERSLERİ
  M. HAYRİ KIRBAŞOĞLU-------Sünneti Çağa Taşımak
 
 
 


SÜNNETİ ÇAĞA TAŞIMAK


M. HAYRİ KIRBAŞOĞLU
Konuşan: Abdullah Yıldız

Umran Dergisi Ekim 2004 Sayisi


Bu yazı, Umran Toplantıları çerçevesinde Nisan 2004’te Güngören Belediye Kültür Merkezi’nde yapılan konuşma esas alınarak düzenlenmiştir. Konusu Hz.Peygamber’in örnekliği(sünnet)olan bu konuşmayı Ramazan ayı münasebetiyle siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz.


Abdullah Yıldız: Sayın M. Hayri Kırbaşoğlu Hoca’nın ilmî çalışmaları daha çok “yaşayan sünnet”, “hadis”, “alternatif hadis metodolojisi” gibi konularda yoğunlaşıyor. Biz hocamızın bu birikiminden yararlanarak “Sünneti çağımıza nasıl taşıyabiliriz?” sorusunun cevabını arayacağız.

Bir hadiste “Karanlık geceler gibi işler karıştığı zaman Allah’ın Kitabına sarılın” buyuruluyor. Veda hutbesinde de Hz.Rasûl bize “emanet olarak Allah’ın Kitabını ve Sünneti bıraktığını” söylüyor ve ona sarıldığımız taktirde sapmayacağımızı ifade buyuruyor.

İmdi, bütün işlerin ve ilişkilerin “karanlık geceler gibi karmakarışık olduğu”; insanların kendileriyle, insanların Rableriyle, insanların birbirleriyle ve nihayet insanların eşya ile ilişkilerinin karmakarışık ve sorunlu hale geldiği bir çağda Kur’ân’a sarılmak ve “yaşayan Kur’ân” olan, Kur’ân ahlakıyla ahlâklanmış olan Allah Rasûlü’nün Sünnetine yapışmak elzem hale gelmişse -ki öyledir- bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Bir “model” olarak, örnek bir hayat tarzı olarak A’dan Z’ye hayatın her alanını yöneten ve yönlendiren ilkeler vazeden Allah Rasûlü’nün Sünnetini, ahlâkını, değişim mücadelesini çağımıza nasıl taşıyacağız? Bunları çağımıza taşımak için ne gibi stratejiler izleyeceğiz, neler yapacağız, ne tür imkanları devreye sokacağız? Programımızın konusu bu.

Ben öncelikle hocamıza şunu sornak istiyorum: “Allah Rasûlü’nün Sünneti” ne demektir? ‘Sünnet’ kavramından ne anlamalıyız? Bu arada, kitaplarınızda da vurguladığınız gibi, eksik, dar kapsamlı ve genellikle fukahanın “farz ve vacibin dışında kalan Hz. Peygamber’in uygulamaları” şeklinde tanımladığı, örneğin namazda sarık sarmak, misvak kullanmak gibi bir Sünnet tanımlaması ile sizin bir “şemsiye kavram” olarak; ekonomiden siyasete, kültürden eğitime kadar hayatın her alanını kuşatan bir “hayat modeli” olarak tanımladığınız kapsayıcı sünnet kavramı arasındaki fark nedir?

“Sünnete Yapışmazsak ‘Çöl’de
Yolumuzu Kaybederiz”

M.Hayri Kırbaşoğlu: Ben öncelikle buraya kadar zahmet edip geldikleri için değerli misafirlere teşekkür ederek sözlerime başlamak istiyorum.

Sünnet, sadece bizim kişisel dindarlığımızı ilgilendiren bir konu olmaktan öte, bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu olumsuz tablo karşısında bir çıkış yolu olması itibariyle daha evrensel bir önem kazanmış durumdadır. Dolayısıyla Sünnet konusunu ele alırken bugüne kadar bize aktarılan bilgilerin dışında farklı bir yaklaşımı sizlere sunmaya çalışacağım. Bu belki sizi şaşırtabilir. Çünkü dini düşünce alanında daha çok sabitliğin esas olduğu, kavramların asırlar boyu değişmeden sürdürüldüğü İslam dünyasında, gerek kavramsal çerçeve bakımından gerek genel olarak meselelerin ele alınışında farklı yaklaşımlar tedirginlik doğurmuştur, doğurmaktadır. Dolayısıyla niçin farklı bir yaklaşım sunmaya çalışacağımı da izah etmem yerinde olur.

Şimdi, genel olarak bütün insanlığı özelde de İslam dünyasını ilgilendiren meseleler, aslında bu toplantının adındaki kelimelerde gizli. Bunlardan birisi “Sünnet” diğeri de “Çağ”. Her iki konuda da bizim nasıl bir yaklaşım sergileyeceğimizi bilemememizden kaynaklanıyor mevcut durumun olumsuzluğu. Ben, her iki konudaki bilgilerimize de eleştirel yaklaşmamız gerektiğine inanıyorum. Yani hem sünnet konusundaki bilgilerimizi yeniden bir eleştiri süzgecine tabi tutmak hem de çağı eleştirel bir bakış açısıyla okumaya çalışmak durumundayız. Nitekim çalışmalarımızda da ortaya koyduğumuz yaklaşım budur. Bu aynı zamanda Roger Garaudy’nin yazdığı eserlerde sık sık vurgulamaya çalıştığı bir yaklaşım biçimidir; hem geleneği hem batıyı eleştirel bir gözle okumak…

Bu anlamda geleneksel Sünnet tanımlarına bakıldığında belki ilk söylenmesi gereken şey; geçmişte yapılan bu tanımların her birinin, kendi dönemlerindeki ihtiyaçları göz önünde bulunduran belli disiplinlerin ihtiyaçları çerçevesinde yapılmış olduğu ve bizim maalesef sözkonusu tanımların bu özelliğini unutarak zamanın değiştiğini fark etmeksizin aynı tanımları 21.yüzyıla da taşımak gibi bir gayretin içerisinde olmamız, bütün bunların Hz. Peygamber’in, hayatın her alanını kuşatan Sünnetini tanımlamada eksik kaldığını fark edemeyişimizdir. En yaygın tanımıyla hepimizin bildiği üzere Sünnet, Peygamberimizin söz, fiil ve takrirleri şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım aslında hadis alimlerinin Sünnet tanımıdır. Fıkıhçılara bakılırsa onlar Peygamberimizin farz ve vacip dışında yapıp ettiklerine Sünnet der. Usûl-i fıkıhçılar ise Kur’ân dışında Peygamberimizin getirmiş olduğu hükümleri esas alır. Kelamcılar da Sünnet’i bidat karşıtı olarak kullanır. Her disiplin kendi açısından bir Sünnet tanımı yapmaya çalışmış ve bu tanımları yaparken de kendi dönemlerinin şartlarını ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuşlardır.

Ancak Hz. Peygamber’in Sünneti bütün bu tanımlara sığmayacak kadar ve bu tanımların anlatmak istediğinden çok daha önemli bir kavramdır. Sünnetin önemini kelimenin kökenine inerek anlamak mümkün. Hepimizin bildiği gibi kırda, köyde, dağda üzerinde devamlı gidip gelinen birtakım patika yollar vardır. İşte sünnet kelime olarak bu tip bir yol anlamına gelmektedir. Arapların çölde yaşadığını düşünürseniz, bu yolun Arap için ne kadar önemli olduğunu anlayabilirsiniz. Kervanlar çölde daha önce geçip giden kervanların yollarını takip etmeye sürekli özen gösterirler. Eğer herhangi bir kervan diğer kervanların gidip geldiği yolu takip etmezse onun çölde kaybolma riski yüksektir. İşte Sünnet’in bugünkü rolü daha çok bu mana temelinde ele alınmalıdır; yani din alanında daha önceki bir örneklikten ilham alınarak yolumuzu çizmeye çalışmak… Öyle ki bunu yapmadığımız taktirde çöldeki kervanların yollarını kaybetme riskine benzer bir riskle karşı karşıya kalacağımızı rahatlıkla ifade edebiliriz.

Dinin anlaşılmasında ve yorumlanmasında bir referans olarak kabul edilmesi dolayısıyla başlangıcından itibaren herhangi bir tahrife ve dejenerasyona uğramaksızın hem Kur’ân hem de Hz.Peygamber’in Sünneti bize kadar intikal etmiştir. O halde problem, dini metinlerin bize intikalinden değil, Hz.Peygamber dönemindeki toplumsal şartların giderek değişmeye başladığı 18-19.yüzyıldan itibaren tarihin makasının açılması ile birlikte Hz. Peygamber dönemindeki şartlardan çok daha farklı tarihsel, toplumsal, ekonomik, kültürel şartların söz konusu olduğu bir döneme girmemizden kaynaklanmaktadır. Bu döneme ‘modern çağ’, ‘aydınlanma sonrası’ gibi isimler verilmektedir. Netice itibariyle 300 yıllık bir zaman dilimi söz konusudur ve bu 300 yıl içerisinde meydana gelen gelişmeler 10-12 asırlık İslam düşüncesindeki gelişmelerden mahiyet itibariyle özünde son derece farklıdır. Biz bu değişim gerçeğini kavrayamadığımız için ve bu değişime ayak uyduracak şekilde Sünneti yeniden yorumlayamadığımız için bugün Sünnet bize bireysel planda, önem bakımından son sıralarda yer alan konularda rehberlik etmektedir. Ama esas rehberlik etmesi gereken konularda Sünnet adeta devre dışı bulunmaktadır. Bunun sebepleri, izahı ve tahlili ayrı bir konu ama, bu izahlar ışığında Sünnete nasıl bakmak gerekir denirse, benim kanaatim şudur:

Birincisi; Sünnet Hz.Peygamber’in her yaptığı değildir. Sünnet dini bir kavramdır ve Peygamberimizin peygamber sıfatıyla yaptığı ve bizden de yapılmasını talep ettiği konularda söz konusudur. Demek ki, Peygamberimizin yaptığı her şey ve söylediği her söz mutlaka bir Sünnet içermez. Çünkü Peygamberimizin peygamber olmasa da zaten o şekilde davrandığı pek çok konular vardır ve maalesef bugün bizim kılık kıyafetten tutun misvak kullanmaya kadar Sünnet diye algıladığımız konular da aslında Sünnetin dışında kalan konulardır. Misvak konusu belki bazılarımız tarafından dini bir mesele olarak anlaşılabilir. Ancak İbn-i Kudame gibi Hanbeli fakihleri de dahil olmak üzere bazı fakihler, misvak kullanmaktaki amacın bizatihi o nesneyi kullanmak değil ağız ve diş temizliği olduğunu söylemelerine rağmen, bugün dahi biz bunu böyle formüle edemiyoruz.

İkincisi; Hz. Peygamberin herhangi bir konuyu dini bir sıfatla yapmış olması yetmez, o konuda talepte de bulunması gerekir; bu talep açık, doğrudan bir talep olabileceği gibi zımnen de olabilir. Örneğin ezan, namazın kılınma şekli, bayram namazları gibi konular Hz. Peygamber’in dini gaye ile yerine getirdiği ve getirilmesini talep ettiği konular cümlesindendir. Esasen talep de yeterli değildir; söz konusu talebin ne tür bir talep olduğunu da bilmemiz gerekir. Kesin bir talep ise farziyet ifade eder, eğer isteğe bağlı bir talep ise müstehap veya nafile kavramları ile ifade edilir. O halde Sünnet sadece farz-vacip kategorisi dışında kalan nafile-tatavvu kategorisini değil; farz, vacip, mendup, müstehap, mekruh, haram kategorilerini içeren bir şemsiye kavramdır. Dolayısıyla sadece farz ve vacip dışındaki hükümlere indirgediğimiz zaman Peygamberimizin Sünnetini son derece önemsiz konulara indirgemiş, bir tür onu karikatürize etmiş oluruz. Ayrıca belirtmek gerekir ki Sünnet, boyutları itibariyle sadece fert olarak Peygamberimizi kişisel olarak takipten ibaret değildir. Sünnetin toplumsal bir boyutu da söz konusudur. Nitekim O, Allah’tan aldığı mesajları insanlara iletmekle yetinmemiş, ikinci bir aşamada Medine Site Devleti’ni kurmak suretiyle misyonuna/sünnetine sosyal bir boyut da kazandırmıştır. Medine Site Devleti’nde toplumsal planda bir uygulamaya gidilmiş yani; fakirlik gibi, adaletsizlik, eşitsizlik, eğitimsizlik gibi o zaman için cahiliyye toplumunda yer etmiş bütün olumsuzlukları toplumsal planda ortadan kaldırmak için Hz. Peygamber hem bir peygamber olarak hem de bir devlet başkanı olarak bir takım icraatlarda bulunmuştur. Bütün bunlar Hz. Peygamber’in misyonunun aynı zamanda toplumsal bir boyuta sahip olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber bununla da yetinmemiş, bir adım daha atarak İslam’ın mesajının diğer bölgelere ulaşması için elçiler göndermiştir. Bu da Hz. Peygamber’in zihninde, temsil ettiği değerlerin bütün insanlığa kazandırılması, yeryüzünde söz konusu değerlerin egemenliğinin sağlanması gibi günümüz ifadesiyle uluslararası, küresel bir misyonunun olduğu söylenebilir. Bu üç boyuttan bugün için Sünnet adına önem arzeden kişisel plandakinden daha çok toplumsal ve evrensel plandaki Hz. Peygamber’in örnekliğidir.

Burada değinmemiz gereken son bir nokta da Sünnet’in Kur’ân’la iç içe olduğu gerçeğidir. Sünnet Kur’ân’ın hayata açılımından başka bir şey değildir. Diğer bir ifadeyle Sünnet, Kur’ân’ın hayata bireysel ve toplumsal bazda nasıl aktarılacağını gösteren bir model, bir örnektir. Nitekim Hz. Aişe “Onun ahlakı Kur’ân’dı” derken Peygamber’in yaşam biçiminin/sünnetinin Kur’ân’la içli dışlı olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Bazı İslam düşünürleri ise “Hz. Peygamber yaşayan Kur’ân’dı” diyerek sünnetin bu yönüne dikkat çekmişlerdir.

Dolayısıyla bugün bize düşen Hz. Peygamber’in yaptıklarının aynısını yapmak değil, onun yaptıklarının benzerini yapmaya çalışmaktır. O’nun yaptıklarını bugünün şartları içerisinde yeni bir yorumla yeni bir ruhla, ama aynı hedefleri, temsil ettiği aynı ilkeleri muhafaza etmek kaydıyla yeniden üretmektir. Bu da yeryüzünde mücadele edilmesi gereken bölgesel ve küresel ölçekteki -Kur’ân’ın fesat tabir ettiği- her türlü zulümle, haksızlıkla, eşitsizlikle, baskıyla, sömürüyle, açlıkla, kıtlıkla, sosyal ve fiziki çevre problemleriyle yüz yüze gelmek ve bütün bunlara çözüm bulmaya çalışmakla mümkün olacaktır. Bunun için de, sadece Peygamber’i anmak değil, yapıp ettiklerini kurumsallaştırmak, gerek kendi kişisel hayatımıza gerekse bütün insanlığa kazandırmaya çalışmak gerekir. Bir anlamda bu “Siz insanlar için (tarih sahnesine) çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz…”(3 Âli Imran 110) âyetinde Müslümanlara biçilen misyondur.

“Îmanla Amel Arasındaki Açı
Farkını Kapatmalıyız”

Yıldız: Hocam ikinci olarak Sünnet’in çağımıza nasıl taşınması gerektiği konusunda değerlendirmelerinizi, görüşlerinizi almak istiyorum. Ancak bu konuşmanızda özellikle altını çizdiğiniz bir tespiti tekrar etmek isterim. Diyorsunuz ki; bizim Hz. Rasûl’ün yaptıklarını harfiyen tekrar etmemiz Sünnet’i yaşamak değildir; Sünnet’i yaşamak Hz. Peygamber’i çağa taşımak ve onun gözettiği ilkeleri aynen gözetmek suretiyle yaptıklarının bir benzerini yapmaktır. Bu çok önemli bir tespit. Çünkü biz bu çağda yaşıyoruz, dolayısıyla bu çağı kendi açımızdan verimli ve yaşanır hale getirmek için Sünnet’ten nasıl ilham alabiliriz, ondan nasıl beslenebiliriz? Asıl bu sorunun cevabını bulmaya çalışmak lazım. Evet, küresel bir fesatla karşı karşıyayız. Sizin de sık sık referans olarak gösterdiğiniz Garaudy, bunu araçların amaç haline getirildiği, salt üretim-tüketim dengesine dayalı Pazar Tektanrıcılığı’nın hakim olduğu bir küresel düzen olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda sizin kitabınızda yer alan Sünnet tanımını müsaadenizle dinleyicilerimizin dikkatine sunmak istiyorum: “Sünnet bireyselliğe indirgendiği taktirde ve sadece Hz. Peygamber gibi iyi bir Müslüman birey olmakla özdeşleştirildiği sürece İslam dünyasının kurtuluşu sadece bir ütopya olur.” Ve devamla diyorsunuz ki; “Sünnet’in tarih boyunca ağırlık verilmiş olan bireysel boyutunun yanında ve daha fazla onun toplumsal ve evrensel boyutunun ön plana çıkarılması lazımdır. Toplumsal ve evrensel planda gerçekleştirilmesi gereken sünnetlerin varlığının ortaya konması lazımdır..” Bu değerlendirmelerinizi, bazı entelektüellerin İslam’ın bir devlet projesi öngörmediği, dolayısıyla toplumsal (kamusal) bir talebinin olmadığı, sadece bireysel boyutta yaşanması gereken manevi bir tecrübe olduğu iddiasını dikkate aldığımızda ben şahsen çok önemsiyorum. O halde, bu toplumsal ve evrensel boyutuyla birlikte Sünnet’i çağımıza nasıl taşıyabiliriz?

Kırbaşoğlu: Şimdi hem verili bilgiler olarak geleneğe hem de çağa eleştirel bir gözle bakmamız gerektiğini bir kez daha vurgulayalım. Hz. Peygamber’in Sünnet’i bugünkü problemlerimiz için nasıl çözüm olabilir? Bu, Müslümanların din algılarını, geçmişte bunun örnekleri olduğu gibi, kurumlara dönüştürmekle mümkün olabilir. Her şeyden önce Sünnet algımızdaki değişikliğe paralel olarak Müslümanlık algımızın da değişmesi gerekir. Müslümanların bireysel kurtuluşlarından daha çok toplumsal kurtuluşu hedef almaları önemlidir. Yani bizim kişisel olarak kurtuluşu hedef almamızdan daha ziyade kendi dışımızdakiler için ne yaptığımız önem arzetmektedir. Bizim dışımızdakiler kendi ailemiz, akraba ve dost çevremiz, şehrimiz, ülkemiz, bölgemiz ve nihayet bütün bir dünya olarak geniş bir yelpazeye sahiptir. Müslümanların aslında en önemli problemi ellerinde muazzam bir hazine olmasına rağmen bu hazineyi ne şekilde kullanacaklarını bilememeleridir; ham elması yontarak bir pırlanta haline getirememeleridir. Modern dünyada birtakım gelişmeler ve değişmeler yaşanıyor, İslam dünyası da bu değişim rüzgarlarına çok çabuk kapılabiliyor. Kadın hakları, insan hakları, demokrasi… gibi. Teorik planda İslam dünyası evrensel eşitlik ilkelerini hayata geçirmek bakımından öncü olması gerekirken tam aksine önce Batı’da birtakım teoriler geliştiriliyor, Müslümanlar ise, “aslında bunlar bizde de var” diyerek Batı’dan aldıklarını âyet ve hadis şemsiyesi altında İslamîleştirmeye çalışıyor. Esasen bu durum Müslümanların fikrî tembelliklerinin ürünüdür. Bu bakımdan Müslümanların yapması gereken ilk şey bu tembellikten bir an önce kurtulmalarıdır. Şu anda Müslümanların inançları ile yaptıkları örtüşmüyor. İnancımıza göre hareket etmemiz gerekir. İslam dünyasına bakıldığında; teorik planda Müslüman olmasına rağmen eylem noktasında iflas etmiş durumdadır. Artık Müslümanlığı sadece teorik bir şey olmaktan çıkarıp eylem merkezli bir tanıma kavuşturmak lazım. Nitekim geçenlerde Kahire’de uygulamalı felsefe üzerine yapılan bir toplantıda İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden gelen alimlerin ortak görüşü şuydu: İslam dünyasının öncelikleri bakımından teoriden daha çok pratik eylem ön plandadır. Bizler eyleme vurgu yapan İslam tasavvurunu mutlaka hayata geçirmek zorundayız. İmanla amel arasındaki açı farklılığının mutlaka giderilmesi gerekir.

İkinci önemli bir husus, rasyonel bir tutum içerisinde olmamız gerekir. Çünkü sözkonusu problemlerin çözümü meselelere rasyonel yaklaşmakla mümkün olacaktır. Zira bizim her cüzi meseleyi ayet ve hadisle çözmemiz imkansız. Bugün İslam dünyası Batı karşısında bir tufeylî / asalak pozisyonunda. Batı bilimi, teknolojiyi üretirken İslam dünyası tüketiyor. Bilim ve teknoloji üretiminden vazgeçtik; sanat, estetik, kültür alanında dahi insanlığa pek bir şey verememektedir. Hadi bunlardan da vazgeçtik, en iddialı olması gereken İslam düşüncesi alanında bile gerilerde seyrediyor. Bir yılda İslam düşüncesi alanında verdiği ürünleri Kıta Avrupa’sı bir ayda üretiyor. Örneğin Almanca İslam üzerine yapılan çalışmaların sadece indeksi 18 cilt, yine İslam alanında yapılan İngilizce çalışmaların indeksi sadece 10 cilt. Bu açıdan Müslümanların kendilerini ciddi anlamda sorgulamaları gerekir. Yani biz gerçekten Müslümanlığa karar vermiş miyiz, yoksa Müslümanlığımız sadece bir iddiadan mı ibaret?

Diğer bir önemli husus, modern çağ rasyonaliteye bağlı olarak planlı-projeli hareketlerin egemen olduğu bir çağ. Oysa Müslümanların İslami değerleri dünyaya sunma çabalarına bakıldığında bunların en tipik ve bariz özelliği koordinasyonsuz, gelişigüzel ve başıbozuk olmalarıdır. İslam dünyasında İslam Konferansı Örgütü(İKÖ), İslam Üniversiteler Birliği(Râbıtatu’l- Camiati’l- İslamiyye), UNESCO’ya benzer İSESKO(İslam Kültür Örgütü) ve benzer pek çok örgüt bulunduğu halde bugün İslam dünyasının sorunlarına ilişkin yapılan çabaların hiçbirisi koordineli değil, hepsi başıboş, bölük pörçük çalışmalardır. Şimdi bütün bunlar âyet ve hadislerle çözülebilir mi? Bunlar ancak Cenab-ı Hakkın bize vermiş olduğu aklı kullanarak rasyonel davranmakla mümkün olur.

Şu anda İslam dünyasının önce kendi ayakları üzerinde durmak kaydıyla Sünneti toplumsal bir proje olarak bütün İslam dünyasını kapsayacak biçimde sunması ve akabinde de Sünnete ait değerleri yakın bir gelecekte insanlığa sunması bir ütopyadan öteye geçememektedir. Bu bakımdan çok fazla umutlu olmak için bir sebep yok. Ancak önceleri bin yılda insanlığın yakalamış olduğu bir gelişme şimdi on yıl içerisinde gerçekleştirilebilmektedir. Örneğin Hz. Peygamber döneminde takas ekonomisi vardı; mal alıp mal veriyordunuz, bugün ise çok farklı ve karmaşık bir ekonomik sistem yürürlükte. Yine Hz.Peygamber döneminde sözlü kültür vardı, bugün yazılı kültür, hatta e-iletişim devrede. Şu anda İslam dünyası, içerisinde bulunduğu nimetleri rasyonel olarak kullanamadığı için Hz.Peygamber’in mirasından da etkili bir biçimde yararlanamıyor.

Bu sebeple, bazı İslam düşünürleri aynı şeyi söylüyor, Batı ile İslam dünyası arasında yaklaşık 300 yıllık bir mesafe var. Her ne kadar takvim yılı olarak Batı ile 2004 yılını paylaşıyorsak da zihinsel planda batıdan 300 yıl gerideyiz. İslam dünyası 21. yüzyılda Batı’nın aydınlanma öncesi durumuna yeni yeni adım atmaktadır. Öncelikle İslam dünyası bu 300 yıllık açığı kapatmak zorundadır. Bunu isterse yapabilir. Ancak rasyonel olmak, plan-proje üretmek ve koordineli hareket etmek şart. Aksi taktirde bizim Sünneti çağa taşımak yolundaki konuşmalarımız entelektüel bir tatmin olmaktan öteye geçmeyecek ve onun hayata yansımasını gerçekleştirmemiz çok zaman alacaktır. Bunu söylerken amacım karamsar bir tablo çizmek değil, aksine Sünneti bir model hale getirmenin ne kadar zor ve devasa çabaları gerektiren bir proje olduğunu, Peygamber şunu şunu yaptı ben de yaparım, demekle gerçekleşmeyeceğini ifade etmektir. Bunu gerçekleştirmenin de en yüksek düzeyde bir ideal olduğunu belirtmek isterim. Her halde Anadolu’nun bir köşesindeki sade vatandaştan bütün bunları yapmasını beklemek haksızlık olur. Burada herkes kendi konumuna ve durumuna göre bu projede bir şekilde yer almalıdır.

Ayrıca bilgi düzeyinde herkese düşen bir görev var ki o da şudur: Gelecek nesillere sünneti anlatacaksak, şunu unutmayalım ki sünnet Hz. Peygamber’i aynen taklit etmek değildir. Bugün sünnet adına toprak zeminde namaz kılmaya çalışmak, ayakkabılarla namaz kılmak gibi çok gülünç şeyler yaşanmaktadır. Bizim çocuklarımıza, insanlara Sünnet adına sunacaklarımız misvak kullanmak, ayakkabıyla namaz kılmaktan mı ibaret? Aslında baktığınız zaman bunların Sünnetle bir alakasının olmadığını görürsünüz. Yapılanlar uydurma hadislere dayanan, din kisvesine bürünmüş yanlış uygulamalardan başka bir şey değildir. Herkes Sünnet adına bildiklerini yeniden gözden geçirmelidir; benim Sünnet diye algıladıklarım gerçekten Sünnet midir değil midir diye sormalıdır. Bu anlamda Kur’ân’ın konumu çok önemlidir. Bir Müslüman Kur’ân’ın prensiplerini, düşünce, inanç ve davranış olarak hayata geçirdiği zaman çok büyük ölçüde Sünnet’e uymuş oluyor zaten. Onun dışında Sünnet’e uyma adına arayacağı pek bir şey kalmıyor. Bu bakımdan Sünnet’e bireysel anlamda uymak hem çok kolay hem çok zor. Sünnet’in bugün çağın meseleleri karşısında anlam ifade edebilmesi büyük çabalar gerektirir. Çağa gelince onu bir bütün halinde olumlu olarak görmemiz imkansız.

Sünneti Çağa Taşımak İçin
“Çağ”la Yüzleşmek

Yıldız: Peki Hocam, sözünü ettiğiniz anlamdaki Sünnet’i bu çağa nasıl taşıyacağız?

Kırbaşoğlu: Şimdi, Sünnet’i çağa taşımak derken bununla biz şunu anlatmaya çalışıyoruz: Yaşadığımız asırda öyle gelişmeler var ki, bunları geri döndürme imkanı yoktur. Bugün sözlü kültüre dönelim; kitabı, matbaayı, bilgisayarı, televizyonu kaldıralım diyemeyiz ve bunların beraberinde getirmiş olduğu birtakım sosyal değişimler var. Bunları görmek lazım. Eskiden bir avam vardı bir de havas. Hoca-cemaat ilişkisi söz konusuydu. Hoca ne derse cemaat onu dinler ve onaylardı. Oysa bugün ilahiyat fakültesinde okumayan, fakat bir ilahiyatçı kadar dini bilgiye sahip, dini konularda rahatlıkla söz söyleyecek ve tartışmaya girebilecek bir ara sınıf var. Yine mesela Hz.Peygamber döneminde geniş aile tipi vardı, bugünse çekirdek aile tipi.

Her alanda değişimler söz konusu; eğitim ve öğretimde, siyasette, ekonomide, aile yapısında, sosyal hayatta… vs. Dolayısıyla, içerisinde bulunduğumuz çağla yüzleşmek zorundayız. Çağla yüzleşmek derken çağın bütün verilerini eleştiriye tabi tutmaksızın kabul edelim demiyorum. Örneğin; insan hakları içerisindeki aile kurma hakkını elbette ki onaylarım. Fakat bu aile kurma hakkı içerisinde eşcinsellerin de aile kurma hakkı var ki; benim bir Müslüman olarak bunu onaylamam mümkün değil. Zira çağın beraberinde getirmiş olduğu İslami değerlerle uyuşmayan birçok noktalar da var. Batı’nın, İslam dünyasının dini ve kültürel yapısına, sosyal ve ekonomik dengelerine yönelik tehditlerini onaylayan bir pozisyonda olamam. Ne Irak’taki katliamı, ne Keşmir’deki, ne Filistin’deki, ne de Çeçenistan’daki katliamları onaylayamam. Ben çağ derken, çağla yüzleşmek derken bunları kastetmiyorum. Zaten bunlar izaha muhtaç olmayan çağın yüz karası gelişmeleri. Ben, sosyolojik olarak geri çevrilmesi mümkün olmayan ve Hz. Peygamber dönemi ile mukayese edildiği zaman çok köklü radikal değişiklikleri ifade eden gelişmeleri kastediyorum ve Hz. Peygamberi çağa taşımak derken çağın bu gelişmelerini göz önünde bulundurmanın gerekliliğinden söz ediyorum. Daha açıklayıcı olsun diye yine misvak örneğine dönersek; misvak kullanmanın bizatihi kendisi sünnet değildir. Sünnet olan ağız ve diş sağlığıdır. Dolayısıyla periyodik olarak doktora gidip ağız ve diş temizlettirmek ve bu anlamda diş sağlığı ve temizliğini muhafaza etmek sünnettir. Siz diş sağlığı konusundaki modern tıptaki gelişmeleri dikkate almaksızın sünnet diye misvak kullanmakta diretirseniz, Hz.Peygamber’in sünnetini anlayamadığınız gibi onu çağa taşıma imkanını da yitirmiş olursunuz. Ekonomi alanında örnek verecek olursak; insanlar arasındaki gelir dağılımında yaşanan eşitsizliğin giderilmesi, çağın iktisadi ve ekonomik gelişmelerini dikkate alarak birtakım planlar, projeler üretmeniz Sünnet kapsamında değerlendirilmelidir. Sadece bireysel anlamda zekat, sadaka ile bir adama para vererek fakirlik problemi çözülemez. Bugün fakirlik probleminin çözümü için zekat ve sadakaya ek olarak bulunacak başka formüller de sünnet kapsamında değerlendirilmelidir. Çünkü Sünnet netice itibariyle yapılan eylemlerin şeklinden ziyade onlara hayat veren ruh, öz ve ilkedir. Hz. Peygamber kendi dönemindeki fakirlik problemini ortadan kaldırmak için insanları sadakaya teşvik etmiştir. Bugünün şartlarında ise sözkonusu problemleri ortadan kaldıracak planlar, projeler, fonlar üretebiliyorsak ve bunları kurumsallaştırabiliyorsak, bütün bu yaptıklarımız sünnetten başka bir anlam ifade etmez. Özellikle proje üretme üzerinde son derece ısrarcıyım. Toplumsal katmanları da devreye sokarak her kesimden insanların kendi alanlarında bir köşesinden tuttuğu kısa, orta ve uzun vadeli planlar, projeler geliştirmek zorundayız.

Bunun için Sünnet’i anlamak yetmez, çağı da çok iyi tanımak mecburiyetindeyiz. Bir iletişim gerçeğini, bir reklam gerçeğini gözardı ederek ilkel usûllerle bir adım öteye gidemeyiz. Bugün reklamcılığın etik’i diye islami bakış açısıyla yapılmış bir çalışma var mı? Böyle bir çalışma yok. Ama Vatikan’ın “ethic of advertising(reklamcılığın etik’i)” diye bir çalışması var. Reklamın ne kadar önemli olduğunun, küçük çocukların beyinlerini, zihin dünyalarını şekillendirmede ne kadar önemli olduğunun hala analizini yapmış değiliz. Siz istediğiniz kadar sünnete uymaktan bahsedin, televizyonlar kanalıyla değişik dünya görüşlerinin değerleri ile çocuklarımızın beyinleri bombardımana tabi tutulmaktadır. Buna karşı alternatifimiz ne? Hiçbir alternatif yok! İslamî duyarlı dediğimiz kanallar beyin yıkamada öbürlerinden pek de farklı değil, hatta bunu İslamilik adına yaptığı için daha da zararlı olabilir. Müslümanların bu noktalarda düşünüp kafa yorması lazım. Ben, Hz. Peygamber’den alacağım değerleri nasıl ve hangi yollarla insanlara aktarabilirim sorusu üzerinde kafa yormak lazım. Bu alanda değerlerine sadık elemanlar yetiştirmek lazım. Hz. Peygamber’in sünnetini algılama yönündeki teorik bilgi eksikliği bir tarafa, sünnet adına bildiklerimizi hayata geçirme konusunda dahi ciddi zaaflarımız var. Yani Müslümanların bildikleriyle yaptıkları uyuşmuyor. Dine bağlılık noktasında ciddi sıkıntılarımız var. İmaj, şöhret, şehvet, rüşvet gibi kavramları bir ölçüde İslamileştirip ‘çağın mevcut ana akımı içerisinde nasıl yer alabiliriz’in endişesi içerisindeyiz. Bu gerek bizde, gerekse İslam dünyasının belirli kesimlerinde bir iç tehdit ve tehlike olarak ele alınması gereken bir problemdir. Müslümanlar kendi değerlerine sahip çıkma noktasında pek başarılı bir sınav verememektedirler. Özellikle bu yönde Türkiye’deki pek çok İslami kesimin başarılı bir sınav verdiği söylenemez..

“Malûmu Îlâm ve Hâsılı
Tahsil”den Öteye Geçmeliyiz

Yıldız: Hocam, müsaadenizle hem sizi dinlendirmek hem de dinleyicilerimizin dikkatlerini toparlamak için, Sünneti çağımıza taşıma noktasında bir açılım sağlayacağı düşüncesiyle kısa bir anekdot aktarmak istiyorum:

Önce, Hz. Peygamber’in 23 yıllık bir zaman diliminde dünya tarihinin en câhil bir toplumunu cahiliye batağından kurtarıp bugün örnek aldığımız bir model toplum haline getirdiğini hatırlatmalıyım. Hz. Peygamber, bizatihi kendi hayatından başlayarak îmânî ilkeleri pratiğe aktarmak suretiyle İslâm toplumunu âyet âyet inşa etti. Dolayısıyla biz kendi köşemize çekilip fildişi kulelerimizden sünneti yaşanır kılamayız. Tabir yerindeyse sahaya inmeli ve fiili olarak mücadelenin içerisinde yer almalıyız. “Fiili” ile kastım, fikri ve düşünsel mücadele başta olmak üzere her türlü meşrû, İslâmî aktivitedir. Kur’ân, “Bir toplum kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez”(13 Ra’d 11) buyuruyor. Eğer biz bir değişimi gerçekleştirmek istiyorsak, bunu ancak Hz.Peygamber’in değişim mücadelesindeki ilkeleri günümüze taşıyarak yapabiliriz. Bu değişimi gerçekleştirmede sözkonusu ilkeler bizim için bir çıkış noktası, bir ipucu olmalıdır.

Bu bağlamda Asım Köksal’ın siyerinde okuduğum ibretâmiz bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Bu olay Hz. Ali’nin, asr-ı saadetten bin yıllar öncesinde yaşanan ve Kur’ân’da bize aktarılan Hz. Yusuf kıssasını nasıl güncelleştirdiğini, dolayısıyla Kur’ân’ı nasıl çağına taşıdığını örnekliyor: Mekke’nin fethinden bir süre öncesindeyiz. Peygamberimizin süt kardeşi Ebu Süfyan bin Haris(Mekke reisi Ebû Süfyan bin Harb’le karıştırılmamalı), ticaret maksadıyla Şam’a gider. -ki kendisi, Hz. Muhammed(s) peygamberlikle görevlendirildiğinde Mekke müşrikleri gibi ona karşı durmuş, onu reddetmişti; Hz.Peygamber de süt kardeşinin bu tutumuna, anlayışsızlığına çok üzülmüştü.- Orada Rum Kayzeri ile görüşür. Kayzer dahil herkesin Hz. Peygamber’den ve onun davetinden çokça söz ettiğine şahit olur. Sonra durup düşünmeye başlar; sıradan bir Mekkeli gibi yanı başındaki insanın sözlerini kâle almadığına, onu anlamaya çalışmadığına hayıflanır. “Onlar bir yol tutup gittiler, biz de o yolu tutup gittik” der. Oysa Mekke’den fersah fersah uzaklardaki bu yerlerde herkes Muhammed’den ve onun risaletinden söz etmektedir. Bu arada Hz. Peygamber’in konumu da giderek güçlenmiştir. Yaptığı bu özeleştiri ve nefis muhasebesi, nihayet Müslüman olmaya karar vermesiyle sonuçlanır. Mekke’nin fethine saatler kala, yanına oğlunu da alarak Medine’ye yönelir. Yolda İslam ordusuyla karşılaşır. Hz. Abbas’tan kendisini Hz. Peygamber’e götürmesini ister. Rasûlüllah onu görünce derhal tanır ve kendisinden yüz çevirir. Ebû Süfyan b. Haris İbn-i Abbas’tan aracı olmasını ve Peygamber’in kendisiyle ilgilenmesi için ricada bulunmasını isteyince İbn Abbas “Peygamber’in yüz çevirdiği insana ben değer vermem” cevabını verir. Belli ki, Peygamberimiz Ebû Süfyan’a çok kırgındır ve belki de onun Müslüman olmak konusundaki kararının kesinlik derecesini test etmektedir. Ebu Süfyan bu kez Hz. Ali’ye vararak, aracı olmasını ister. Hz. Ali de “Peygamberin yüz çevirdiğine ben değer vermem” diyerek reddeder. Sonra Hz. Ebûbekir’den de aynı tepkiyi alır. Hz.Ömer’e gitmeye cesaret edemez.. Nihayet, Hz. Peygamber’in çadırının önünde, sıcak güneşin altında, O kabul edinceye kadar oğluyla birlikte aç-susuz beklemeye karar verir. Hz.Ali, Ebû Süfyan b. Haris’in samimiyetini görünce yanına yaklaşarak bir öneride bulunur: Hz. Peygamber’e karşısından değil de arkadan yaklaşıp Yusuf sûresinin 91.âyetini okumasını ister; Yusuf’un kardeşlerinin onu tanıyıp da yaptıklarından pişmanlık duyduklarını ifade eden âyeti: “Dediler ki: Allah’a yemin olsun ki, seni Allah bize üstün kılmıştır. Doğrusu biz büyük bir hata/suç işlemiştik.” Yani Hz.Ali, Ebû Süfyan’ın kendisini Yusuf’un kardeşleri ile özdeşleştirerek kesin bir tevbede bulunmasını ister. Ebû Süfyan b. Haris âyeti aynen okur. Peygamber aleyhisselâm bunu işitince tebessümle ona döner ve Yusuf’un ağzından şu ayetle (Yunus/92) mukabelede bulunur: “Yusuf dedi ki: Bugün size bir kınama, bir ayıplama yok. Allah sizi bağışlayacaktır ve o merhametlilerin en merhametlisidir.”

İmdi, kıssadan hisse: Nasıl ki, Hz. Peygamber ve Hz. Ali, iki-üç bin yıl öncesinde yaşanan bir hadiseyi ve oradaki bir ilkeyi kendi çağlarına taşımışlarsa, bizim de Kur’ân âyetlerini ve Hz. Peygamber’in sünnetini, -hocamızın ifade ettiği şekliyle- aklımızı kullanıp insan psikolojisini de dikkate alarak hayatımızın, çağımızın bir prensibi haline getirmemiz ve güncelleştirmemiz gerekir.

Hocam buradan hareketle, Sünneti çağımıza taşıma konusunda İslam dünyasının imkan ve potansiyelleri neler? Evet, İslâm âleminin şu anki durumu pek iç açıcı değil. Peki, bunun yanı sıra umut verici bir takım çalışmalar yok mu? Bu konuda bizlere düşen görevler neler?

Kırbaşoğlu: Umut verici faaliyetler elbette var. Ancak bunlar marjinal kalıyor. Elbette 30- 40 yıl içerisinde 10’a yakın ve sayıları yüzü bulan İslam mütehassıslarının katılımlarıyla gerçekleşen bir takım toplantılar söz konusu. Fakat bu toplantılarda yenilik adına neredeyse hiçbir şeyin bulunmadığını görüyoruz. Her şeyden önce Müslümanların, sünnet hakkında konuşmanın Sünneti bir model haline getirmek demek olmadığını bilmeleri gerekir. Birincisi; bu zihniyet tembelliğini aşmamız lazım. Sözkonusu toplantılarda fikir beyan eden din alimlerinin çoğunun -ki buna kendi memleketimizdeki din bilginleri, akademisyenler de dahil- yaptığı, yedi-sekiz belki on asır önce üretilmiş fikirleri sadece aktarmaktan ibaret. Cabirî’nin ifadesi ile malumu ilam, hasılı tahsil etmekten öteye geçmiyor. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı Hadis İlmi Istılahları vb. kitaplar var. Bu kitaplara bakarsanız, yazarlarının altıncı, yedinci, sekizinci asırda yaşamış insanlar olduğunu, dolayısıyla hepsinin tedvin edildiği dönemin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yazılmış kitaplar olduğunu görürsünüz. Peki o dönemden bu yana İslam dünyasında hiç mi değişim, ilerleme olmadı?! İlimde hiç mi ilerleme olmadı?! Olduysa nerede?!

İslam dünyası çağın dışında yaşıyor. İslam dünyası zihniyet düzeyinde yapması gerekenleri yapmıyor/yapamıyor. Bugün bütün İslam dünyası olarak yönetimlerden şikayetçiyiz. Fas’tan itibaren şöyle bir bakın; Türkiye de kısmen dahil olmak üzere bütün İslam ülkelerinde özgürlükleri kısıtlayıcı baskıcı yönetimler hakim. Yani bizi yönetenler bizim adımıza ve bize rağmen kararlar alıyor. Hani nerede “onların işleri aralarındaki görüş alışverişi iledir” ilkesi?! Ayrıca sünneti bir model olarak hayatımıza taşıyacaksak Müslümanların şunu çok iyi kavraması lazım: Kimse kalkıp da şu sizin hakkınız deyip Müslümanlara haklarını teslim etmez. Nasıl ki, Hz. Peygamber, kimseden lütuf beklemeksizin kendisi toplumdaki çarpıklıklarla mücadele ettiyse biz Müslümanlar da böylesine aktif ve özne konumunda yer alarak haksızlıklarla, çarpıklıklarla mücadele etmekle mükellefiz. İslam ülkelerinin çoğunda ‘ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur’ mantığı hakim. Dolayısıyla siz devleti eleştiremezsiniz; devlet babadır, o ne derse o olur ve her yaptığının bir hikmeti vardır. Yani hikmet-i hükümet felsefesi! Bunun Hz. Peygamberin modeli ile uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Ekonomik alanda bakıyorsunuz, bir çok İslam ülkesinde bir tarafta olağanüstü zengin bir kesim öbür tarafta da olağanüstü fakir bir kesim var. Bir zamanlar orta direğimiz vardı. O da şimdi yok artık ve buna karşı da herhangi bir mücadele verilmiyor. İslam dünyasında sermayeye karşı mücadeleyi kim yapıyor? Cevap vereyim; sol yapıyor. Maalesef Müslümanlarda Batı kapitalizmine karşı etkili bir duruş ve mücadele yok. Tüketici hakları alanında da öyle. Bir zamanlar bazı firmalar basit ve kötü malları piyasaya sürdüler, biz de hiçbir tepki göstermeksizin onları tükettik. Neden? Çünkü ‘hayır’ demesini bize öğretmediler. ‘Hayır’ demenin ne kadar büyük bir şey olduğunu, muhalefet kültürünü belletmediler. Lâ İlâhe İllallah diyoruz ama, bu cümledeki Lâ’yı nerelerde kullanacağımızın bilincine sahip değiliz. Kendi toplumumuz açısından bakarsak karar alma mekanizmalarında birçok güç odakları; sermaye grupları, medya, sivil ve askeri bürokrasi…vs. var. Bu güç odakları içerisinde İslami duyarlılığı olan insanlar nerde? Bugün sözünü ettiğimiz karar mekanizmasında yer alan gruplar arasında bir dengeden söz etmek mümkün değil. Biz, bir kişi gelsin -bu kişi bir parti olabilir, bir şeyh olabilir, bir üstat ya da beklenen bir Mehdi veya İsa olabilir- içerisinde bulunduğumuz sıkıntılardan bizi kurtarsın, beklentisi içerisindeyiz. Bu beklentinin artık çağımızda geçerliliğini yitirmiş olduğunun farkına varalım. Eğer toplum, alttan mücadele ederek kendi geleceğine sahip çıkarsa, ancak o taktirde gelecekte söz sahibi olabilir. Bu da belli bir mücadeleyi beraberinde getirir. Baba-çocuk, yöneten-yönetilen, hoca-öğrenci…, beraberce bir çabanın içine girmek gerekir. Oysa bakıyorsunuz ailede kadın söz sahibi değil. Koca ne derse o olur ve ona itiraz edilemez. Bunun Hz. Peygamberin örnekliği ile hiçbir alakası yoktur. ‘Kadının adı yok’ deniyor; doğrudur. Yazılmış onca İslami literatürden kaçının yazarı kadındır?! Bir fıkıh kitabı yazan fıkıh alimi, bir hadis kitabı yazan hadis bilgini kadın var mı?! Günümüz İslam dünyasında kadın özne konumunda değil. Aslında kadın birçok alanda bir güçtür; beyin gücü, ekonomik güç…vs. Oysa bakıldığında bu alanlarda kadın yok denecek kadar az. Neden? Çünkü, kadın sadece evde yemek yapacak, bulaşık yıkayacak ve bir de çocuk doğuracak! Onun görevi bu kadar. Onun dışında sosyal alanda kadın yok, siyasi alanda kadın yok… Bazı siyasi oluşumlarda kadın yer alıyor, ancak sadece hizmet konumunda yer alıyor. Karar alma mekanizmasına gelince, orada kadın yok. Hani İslam’da istişare vardı?!

Netice itibariyle İslam dünyası kendi geleceğini belirlemek istiyorsa, karar alma mekanizmalarında aktif olarak yer almalı, kimler bu mekanizmada ne şekilde yer alacak, müesseseler, kurumlar ne olacak… soruları üzerinde durup düşünmelidir. Sünneti çağa taşımak ve onu model almak derken işte ben bunu kastediyorum. Yani sünneti çeşitli alanlara yansıtmak. Örneğin medya karşısındaki konumumuz onu yok saymak değil, medyaya kendi değerlerimizi yansıtarak onu değerlendirmek olmalıdır. Yönetim konusuna gelince; bunun artık monarşik, otokratik ya da oligarşik bir usulle devam etmesi imkansız. Krallıkla yönetilen ülkelere bakıldığında onlar da krallık sistemini sembolik hale getirip parlamenter sisteme geçme eğiliminde. Bunu söylerken demokrasiyi kutsamak niyetinde olmadığımı belirtmek isterim. Ben sadece şuna işaret etmek istiyorum: Müslümanların geleceklerini belirlemede temel süreç istişaredir. Bu istişare parlamenter sistem de olabilir. Eğer müslümanlar parlamenter sistemi kabul etmiyorlarsa veya eleştiriyorlarsa sadece onu eleştirmekle yetinmemelidirler. Örneğin bir zamanlar ‘demokrasi şirktir’ yazıları yazıldı, tamam eğer demokrasi şirkse senin teklifin, alternatifin ne? ‘Müslümanlar demokrasiden daha iyisini getirdi de biz almadık mı?!’ Bir kere müslümanın zihninde siyaset felsefesi diye bir şey yok. Peki ciddi teoriler ortaya koyan bir siyaset bilimcimiz var mı? O da yok. Çünkü ilim öteden beri sadece tefsir, hadis, fıkıhtan ibaret görüldü. Ne sosyoloji ne antropoloji ne psikoloji ne felsefe ne sanat ne estetik ne sinema ne musiki, bunların hiçbiri müslümanın iştigal etmesi gereken, söz sahibi olması gereken sahalar olarak görülmedi. Öyle olunca da siz zaten kendi kendinizi tarihin dışına itiyorsunuz.

Yapılması gereken kendi değerlerimizi korumak suretiyle bütün ilmi sahalarda yer almamızdır. Aksi taktirde Garaudy’nin dediği gibi; bakışlarımızı Hz. Peygamber dönemine çevirerek çağa sırtımızı dönmekle bir yere varamayız ve çağa müdahil olamayız. Ancak ve ancak tarihin nesnesi oluruz; tarihin öznesi haline gelip ona yön veremeyiz. Zira bir kere biz Müslümanların tarihe bakış açılarında da problemler var. Pesimist bir tarih anlayışımız var: “Ümmetimin en hayırlısı benim asrımda yaşayanlardır, sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir.” Şimdi böyle bir çizgiyi takip ettirdiğimizde ortaya çıkan sonuç nedir? Tarih giderek kötüye gidiyor. Böyle bir anlayış Kur’ân mantığına tamamen terstir. Çünkü siz bununla baştan mağlubiyeti kabul ediyorsunuz. İslam adına bütün iddialarınızı daha baştan geri çekmiş ve geleceği yönlendirme, daha iyiye taşıma iddiasından vazgeçmiş oluyorsunuz. Eğer iddia edildiği gibi Allah tarihin giderek kötüye gidişini murad etmişse, tabii ki Müslümanlar Mehdi de bekler Mesih de bekler, sonuç olarak ümmet kendi kendini kurtarmaktan acze düşer. Halbuki ümmetin bilmesi gerekir ki, tek bir kurtarıcı vardır o da ümmetin kendisidir. Yani her bir Müslüman birey. Allah’ın parmağı yok ki gözümüze soksun; Allah’ın eli yok ki gelip bizi kurtarsın, Allah ancak insanlara diğer Müslümanlar aracılığıyla yol gösterir. Önce Hz. Peygamber bu aracılığı üstlenmiştir. Onun vefatından sonra da Kur’ân ve Kur’ân’ı hayata taşıyacak Müslümanlar. Yani şu anda İslam ümmeti Hz. Peygamberin pozisyonundadır ve onun görevini doğal olarak üstlenmiş durumdadır. Nasıl ki, Hz. Peygamber vefatına kısa bir süre kala Veda Hutbesi’nde üstlenmiş olduğu misyonu yerine getirip getirmediği sormuş/sorgulamışsa, İslam ümmeti de, bugün Hz. Peygamber’den devralmış olduğu misyonu yerine getirip getirmediği noktasında açık yüreklilikle bahanelerin arkasına sığınmaksızın bir iç hesaplaşma yoluna gitmek durumundadır. Şu anda bütün İslam dünyası görev ihmalinden dolayı suçludur. Bu görevin yerine getirilmesi kişilerin tek başına yapabileceği bir iş değildir. Bu, kurumsallaşmayı, daha önce ifade ettiğimiz üzere planlı-projeli ve rasyonel olmayı gerektirmektedir.

Müslümanların hem yeryüzündeki küresel şer odaklarına hem de onların yerel uzantıları olan şer odaklarına karşı bir muhalif duruş sergileme mecburiyeti vardır. Bence Hz.Peygamber’in sünneti işte budur. Bu gerçekleştirilemiyorsa Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e teorik düzeyde iman etmenin fazla bir anlamı yoktur. İman bir ürün vermiyorsa, o dille söylenen mücerret bir lafız olmaktan öteye geçmez. O kadarını Peygamberimize sempatiyle bakan ve onun gerçekten Peygamber olduğuna kanaat getiren pek çok Batılı müsteşrik de söylüyor. Müslümanların maddi-manevi bütün imkanlarını rasyonel bir planlamayla devreye sokmak gibi farklı bir konumları olmalıdır.



Din, Diyanete ve Ulemâya
Bırakılmayacak Kadar Önemlidir

Yıldız: Hocam, bütün bu söylediklerinizden ben şu sonucu çıkarıyorum: Problem, Müslümanların teorik olarak bildikleri ile pratik yaşamlarının örtüşmemesi. İfade ettiğiniz gibi, ulemamız asırlar önce yazılmış, çizilmiş ve çağımıza hitap etmeyen bilgileri tekrar etmekle, hâsılı tahsîl etmekle meşgul; pratik hayatın ve mücadelenin içinde bulunanlar ise, yeterli İslâmî birikime sahip olmadıkları için çağın verilerini, çözümlerini ciddi bir sorgulamaya tabi tutmadan çağa entegre olmak durumuyla karşı karşıya. Dolayısıyla çağa alternatif olabilecek ve sunulabilecek pratik bir model ortaya konamıyor. Oysa Hz. Peygamber, Rabbinin kendisine öğrettiği ilahi prensipleri hemen pratiğe aktarma çabası içerisinde olmuştu. Hepimizin malumu olduğu üzere, onun risaletten önce üyesi bulunduğu Hılfu’l-Fudûl cemiyeti çerçevesindeki faaliyetleri bunun en güzel örneğidir. O, haksızlığa uğrayan bir kişinin kolundan tutup Ebu Cehil’in karşısına çıkarak hiç çekinmeden, korkmadan hak talebinde bulunabilmiş, mazlumların yanında olmuş, asla zulme rıza göstermemiştir. Bugün Müslümanların hak noktasında icra ettiği faaliyetler, teorik düzeyde Batı’dan kopyaladığı insan hakları söyleminin altına âyet, hadis iliştirerek “bakın işte bizde de var” demekten öteye geçmiyor. Kendi referanslarımızdan hareketle bir insan hakları söylemini geliştirip pratiğe aktarmış değiliz. Sünnet algımız bireysel olmaktan öteye geçmiş değil. Sünnete tabi olmak bizde, kendi halinde İslâm’ı yaşayıp çağın dayatmalarına karşı sessiz kalmak biçiminde algılanıyor. Yine ifade ettiğiniz gibi, toplumsal ve evrensel anlamda hayatın tüm kulvarlarında sünneti nasıl uygulayabiliriz, sünnetten ilhamla nasıl bir alternatif model sunabilirizin sıkıntısını ve fikri sancısını taşımıyoruz.

Buradan hareketle, kitabınızda verdiğiniz bir örneğe değinmek istiyorum: İngiliz işgali altında yaşayan bazı Müslüman âlimler, öncelikli olarak İngiliz hakimiyetine nasıl son verebileceklerini tartışacakları yerde ‘deniz yoluyla hac caiz mi, değil mi’ sorusunu tartışıyorlar, misvak sünneti türünden sünnetleri ihyâ etmeyi konuşuyorlar; ama bir Gandhi çıkıyor, İngiliz işgaline karşı Satyagraha(pasif direniş) başlatıyor ve bunda da muvaffak oluyor. Burada Hz.Peygamber’in sünnetini asıl ihyâ eden -farklı bir inanca sahip de olsa- Gandhi değil mi? İslâmî anlamda misal verirsek, İran’da zulme ve sömürüye son veren Humeyni değil mi? O halde sünneti ihya etmek, Hz. Peygamber’in kişisel olarak detaylara ilişkin yaptıklarını olduğu gibi tekrarlamak değil; onun toplumsal ve evrensel bir model oluşturma anlamında insanlığa sunduğu kalıcı hayat prensiplerini, temel değerleri, hayatın her alanında uyguladığı vahyî ilkeleri özü itibariyle değiştirmeden, eğmeden, bükmeden çağın şartlarını dikkate alarak yeniden ihya ve inşâ etmek değil mi?

Kırbaşoğlu: Tabii ki boş laflarla sünnete uymak olmaz. Bir kere herkesin oturduğu yerden kalkıp icra alanına geçmesi lazım. Benim sözüm elbette ki halk kesiminden daha çok bu konuda önder olması gereken ilim adamlarına. Ancak şu çok iyi bilinmeli ki, din sadece diyanete, sadece ulemaya bırakılmayacak kadar önemli bir sahadır. İslam’da din adamı diye bir sınıf yoktur. Din herkesin ortak malıdır. Dolayısıyla, ulemadan bir şey gelmese bile kendi çabamla bir şeyler yapıp kendi yolumu çizebilirim, diyebilmeliyiz. Çünkü bundan 30 yıl öncesinde İslami konularda yazılmış kitap on tane ya var ya yoktu. Bugünse okunacak kitaplara yetişemiyoruz. Bu nedenle artık bugün din adamlarının, din bilginlerinin tekeli de kalkmıştır. Okuduklarımız arasında mukayese yaparak kendimiz de yolumuzu belirleyebiliriz. Hele birkaç yabancı dil de biliyorsanız önünüze yeni yeni dünyalar açılacaktır. Bu bakımdan din konusunda hepimizin müşterek bir sorumluluğu vardır ve Hz. Peygamber de bu çağın muhtaç olduğu yegane insandır. Fakat tekrar ediyorum, Hz. Peygamber’in sünnetini yeni nesillere sunmakta dahi başarılı değiliz. Çocuklarımıza, gençlere sorun bakalım, idolleri ne? Kaç tanesi Hz. Peygamber der? Ya Michael Jackson ya Beckham veya herhangi birisi. Eğer Peygamber’i on dört asır önce yaşamış, bugünle hiçbir bağlantısı kurulamayan bir Arap tipi olarak; altmış yaşında, ihtiyarlamış bir peygamber portresi olarak çizerseniz, çocuğunuz için bir idol olması mümkün değil. Ama gençlik dönemi ile korkusuz, cesur bir Muhammed’i çocuğunuza sunduğunuz zaman böyle bir peygamber portresini kendisine daha yakın hissedecektir. Her nesile, her kesime sunacağımız Muhammed ayrıdır. Gençlere sunacağımız Muhammed ayrıdır, yetişkinlere sunacağımız Muhammed ayrıdır, ihtiyarlara sunacağımız Muhammed ayrıdır, erkeklere sunacağımız Muhammed ayrı, kadınlara sunacağımız Muhammed ayrıdır. Bir zamanlar Sol-Baas hareketlerinin güçlü olduğu dönemlerde Sosyalizmin Öncüsü Muhammed diye kitaplar yazılıyordu ve Muhammed sosyalist bir gözle okunarak sosyalizmin öncüsü olarak tanımlanıyordu. Ben bunları onaylamak için söylemiyorum. Fakat mekanizma sağlıklı. Yani bugün yükselen değer sosyalizm ise Muhammed bunun neresinde duruyor diye soru soruyor ve ondan bir şeyler çıkarmaya çalışıyor adamlar. Bugün de takip edilmesi gereken böyle bir bakış açısı, böyle bir metotla Hz. Peygamber’i okumak, yaptıklarının şekli ile değil temsil ettiği değerlerle bugün karşı karşıya bulunduğumuz meseleler arasında bağ kurabilmektir. Bunu yapmak da sadece âyet, hadis bilgisiyle değil; örneğin ‘toplumumuz, insanlık nereye gidiyor’ sorusunun cevabını bulmaya çalışan en genel anlamda bir siyaset biliminden de haberdar olmakla mümkün olabilir. Müslümanlar bu gibi sahalara girmek zorundadırlar. Artık klasik İslam alimi tipi günümüzde söz sahibi olamıyor/olamaz da. İslami ilimler şeklinde tefsir, hadis, fıkıhtan ibaret görülen kavram sorgulanmalıdır. Tefsir, fıkıh islami ilimler sahasına giriyor da Allah’ın kainattaki âyetlerini inceleyen bir astronomi, bir antropoloji, bir fizik, kimya veya biyoloji neden İslami ilimler sahasına girmesin ya da bu kavramla isimlendirilmesin. Başka bir ifade ile bir tıp alimi, bir astronot, bir kimyager, neden İslam alimi olmuyor?! Mutlaka beşeri ilimler denen ilimlerle İslami ilimler denen ilimler arasında bir köprü oluşturmak zorundayız.

Biz Müslümanlar olarak 21. yy’da yaşayan insanlar olduğumuzun bilincinde ama, İslami değerlerden de asla taviz vermeyen şahsiyetli tipler olmak zorundayız. Bunu yaparken de çatışmadan, kavgadan, şiddetten, polemikten uzak durup, projelerle ürettiğimiz fikirlerle modern çağın ortaya koymuş olduğu tablodan çok daha iyi, çok daha insani olanını yaratmak ve sunmakla mükellefiz. Ben hem Türkiye olarak hem İslam dünyası olarak böyle bir potansiyele sahip olduğumuza inanıyorum. Bu potansiyelin hayata geçirilmesine, maddi ve manevi olarak desteklenip güçlendirilmesine ihtiyaç var.

Yıldız: Kıymetli Hocamıza teşekkür ediyoruz. Müslümanlar olarak hem teorik düzeyde, hem de pratik düzeyde kendimizi çok iyi yetiştirip asli değerlerimizden asla taviz vermeden çağı tanımak ve çağa vahyî gerçeklikten hareketle bir plan-proje sunmak durumunda olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyoruz.
 
  Bugün 17 ziyaretçi (29 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=