HADİS DERSLERİ
  Prof.Dr.Ahmet Keleş Hadislerle Çöküş Sürecinde Başlatılan Tarih: İslam Tarihi
 

TARİH BİLİNCİMİZ

Hadislerle Çöküş Sürecinde Başlatılan Tarih: İslam Tarihi

ahmetkeles@mynet.com

Ahmet Keleş*

“O, yeryüzünü ve akıldan yoksun varlıkları belli bir tarzda yaratırken, insana (özel) bir biçim vermiş ve onunla sanki şöyle konuşmuştur: Beni örnek al ve yeryüzünün tanrısı ol! Egemen ol ve yönet! Ortaya koyacağın şey, kendi doğandan kalkarak soylu ve yetkin olarak yaratabildiğin şey olsun; ben bu konuda mucize göstererek senin yanında olmam; çünkü ben senin kaderini yine senin ellerine verdim. Ama benim tüm kutsal, sonsuz doğa yasalarım sana hizmet etmeye hazırdır.”1

Özet

Bu makale, İslam geleneğindeki “tarih” algısı ve yorumunun problemlerini ve bu problemlerin Hadis kaynaklı temellerini araştırmaktadır. Girişte ele alacağımız “Tarih Felsefesi”ne ilişkin kısım, makalemizde incelemeyi düşündüğümüz rivayetlerin değerlendirileceği felsefî çerçeveyi teşkil edecektir.

Hadis edebiyatı incelendiğinde, özellikle geleceğe ilişkin verilen haberlerin büyük ölçüde kötümser ve felaketlerle ilgili olduğu görülecektir. Hz. Peygamber’in (a.s.) vefatını müteakiben başlayan dâhilî ihtilafların beslediği bu tür rivayetler, Müslümanların geleceklerinin tümüyle bir çöküş ve yıkılıştan ibaret olduğu mesajını vermektedir. Çok az sayıda nakledilen ümit verici hadisler ise, vaat edilen iyi günlerin süresinin de aşırı derecede kısa olmasıyla (yedi, dokuz ve en fazla kırk yıl gibi) ayrı bir olumsuzluk içermektedir. Sonuç olarak, Hadislerde yer alan rivayetlerin ilham ettiği “gelecek algısı” tam anlamıyla sorunlu ve umutsuzluklarla doludur. Geleceğin bu sorunlu anlayışının yanında, Hz. Peygamber’in (a.s.) ashabıyla birlikte yaşadığı dönemin “Asr-ı Saadet” olarak algılanıp, bu dönemin asla erişilemez bir zirveyi temsil ettiği inancı, zorunlu olarak geleceği, aşağıya ve kötüye doğru giden bir zaman dilimine, tarihi de kötümser (pesimist) bir tarih algısına dönüştürmüştür.

Giriş

En genel tanımıyla tarih; geçmişin –tarihçiden önceki zamanların- aktarımıdır. Nakilci tarihçilik olarak isimlendirilen bu tarihçiliğin odaklandığı şey; rivayetlerdir. Bu rivayetlerin, ders almak amacıyla veya eleştirel bakış açısıyla değerlendirilmesi, nakilci tarihçilik açısından fazlaca öneme haiz değildir. Onu ilgilendiren tek şey, yeterince tarihi malzeme bulabilmektir. Ahmed b. Hanbel’in; “Üç şeyin aslı yoktur: Megâzî, Melâhim ve Tefsir”2, şeklindeki tespitinin ilk iki maddesi (Megâzî ve Melâhim) doğrudan konumuzla

*Doç. Dr., Dicle Üniversitesi İlahiyât Fakültesi Hadis Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

1 Bu ifadeler, Alman Tarih Okulu’nun büyük önderi J. G. Herder’e aittir. Bu konudaki diğer görüşleri için bkz.Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, Anahtar Kitaplar, İstanbul 1994, s. 216.

2 Bkz. Aliyyü’l-Kârî, Mullâ Nureddîn Alî b. Muhammed b. Sultan, el-Esrâru’l-Merfûati fî Ahbâri’l-Mevzûati, Beyrut 1971, s.399-400.

1

ilgilidir. Kuşkusuz tarihle ilgilenen her bilim adamı, tarihî malzemeyle ilgilenmek zorundadır. Zira tarihin aktarımı ancak bunlar aracılığıyla mümkündür. Tarih yazımcılığının bu zorunlu unsuru olan “rivayetler”, tarihi sadece nakletmeyi amaçlayanlar için taşıdığı değer ve anlam ile tarihi değerlendirmek ve bununla geleceği inşa etmek isteyen bir tarihçi için taşıdığı anlam ve değer aynı değildir. Tarihçiyi, önünde her türlü malzemenin bulunduğu bir aşçıya benzeten Edward Hallet Carr’ın dediği gibi tarihçi, aşçının mevcut malzemeden kendi damak zevkine uygun istediği yemeği pişirmesi gibi, tarihçi de elindeki materyalden hareket ederek, bir taraftan geçmişi yeniden kurgular, diğer taraftan da geleceğin inşasını hazırlar.3 Böylece, tarihçi ve elinde bulunan rivayet malzemeleri son derece önemlidirler.

Erken dönem İslamî ilimlerin genelinde rivayet sistemi esas alınmıştır. Rivayetin bu önemli rolü nedeniyle, başta Hadis ilmi olmak üzere İslamî gelenekte rivayetlerin, özellikle de râvilerin eleştirilmesine/incelenmesin özel bir önem atfedilmiştir. Râvilerin güvenilirliklerini (sikalık) tespitini amaçlayan “Cerh ve Ta’dîl” ilmi, aktarılan tarihi bilginin güvenilirliğini, bu bilgiyi aktaran(nakleden) ravinin güvenilirliğine bağlamıştır. Bu alanda gösterilen her türlü çaba ve özveriye rağmen, tarihi bilginin kesinliğini (objektifliğini) garanti edecek bir yöntemin bulunabildiğini söylemek mümkün değildir. Ayrıca muhaddislerin Raviler hakkındaki “Cerh ve Ta’dîl” hususundaki kanaatlerinin sübjektif karakteri, bu yolla ulaşılan sonucun da sübjektifliğini kaçınılmaz kılmıştır. Son tahlilde tarihçi, tarihi malzemeleri nasıl kullanıp onunla nasıl bir sonuca ulaşacağına kendisi karar vermek durumundadır.

Aristo’dan itibaren, sadece edebî bir etkinlik ve sanat olan tarihçilik,4 bir yönüyle tarihten çıkarılacak ders ve ibretin tespiti amacıyla öğretici tarihçiliğe, diğer taraftan da ideolojik kaygılarla yazılan, ulusal ve siyasî amaçların gözetildiği özel tarihçiliğe, Hegel’in tanımıyla “Reflexional/Pragmatik” tarihçiliğe geçmiştir.5 Böylece tarihçilik, edebi bir sanat olmaktan çıkmış, insan hayatının her alanını ilgilendiren bir ilim haline gelmiştir.6 İtalyan tarihçi Giambatti Vico ile başlayan süreç ise, tarih ilmini, “Tinsel” bilim alanına çekmiş ve tinsel bilimlerin, “Fen” bilimlere karşı, ayrı bir bilim alanı olarak çıkmasını sağlamıştır. Vico’dan sonra Wilhelm Dilthey ve Alman Tarih Okul’u mensubu tarihçilerin de katkısıyla tinsel bilim alanında tarih, artık salt geçmiş olayların aktarıldığı bir ilim dalı değil, insanın kendi gerçekliğini bulmasının ve kendisinin yapıp ettiği bir olgunun (insan eyleminin) incelendiği bir bilim alanı olmuştur. Bugün tarih ilmi bu yönüyle temayüz etmekte ve öne çıkmaktadır. Hegel’in insan özgürlüğünü sağlayacak olan yegâne şey olarak gördüğü tarih

3 Bu konuda geniş bilgi için bkz. Edward Hallet Carr, Tarih Nedir?, ( terc. Misket Gizem Gürtürk), İletişim Y., İstanbul 1993, s. 14. Yazar konuyla ilgili şöyle demektedir:” Tıpkı bir balıkçının tablasındaki balıklar gibi, belgeler, yazıtlar vb. içinde olgular hazır dururlar. Tarihçi onları alır, evine götürür, pişirir, canı nasıl istiyorsa o şekilde sofraya koyar.”

4 Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, s. 17-18.

5 Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, s.235-261.

6 İbn Haldun, Mukaddime, I,

2

algısı, 19. yüzyıl filozofları için “Tarih”i insanlığın gelecekteki tüm gelişmelerinin öngörüleceği bir felsefi etkinliğe dönüştürmüştür.

19. yüzyıldan itibaren Batı’da tarih algısı, geçmişin şimdiden kalkılarak algılandığı, daha sonra da bu algı üzerinden geleceğin tasarımının yapıldığı bir tinsel bilim olmuştur. Tarih, bu yönüyle, tüm felsefe tarihi boyunca devam eden, Tanrı-insan ve evren ilişkisinde, insandan kalkarak, insanı merkeze alarak girişilen yeni bir açılımdır. Böylece tarih ve tarihi malzeme, tarihçi için sadece geçmişi hatırlatan bir olgu değil, ona geleceğin sınırlarını belirleme ve sırlarını çözme imkânı verecek bir malzeme olmuştur. Tarih Felsefesi olarak bu yeni durum, modern dünyanın kurulmasında ve algılanmasında başat rolü üstlenmiştir.7

Antik çağda tarih algısı döngüseldir. Yani, tarih sürekli olarak belirli periyotlarla tekerrür eder. “Tarih tekerrürden ibarettir” özdeyişi döngüsel tarih algısının bir sonucudur. Aynı algı Orta Çağ İslam dünyasında da hâkimdir. En büyük temsilcisinin de İbn Haldun olduğunu söylememiz mümkündür. Döngüsel tarih algısı, zorunlu olarak deterministtir. “Belirlenimci Tarihçilik” de denilen bu anlayış, her tarihi olayın kaderle belirlendiğini ve tarihe egemen olan bir genel kaderin/yasanın var olduğunu kabul eder. Fatalist bir karaktere sahip olan bu tarih algısı, aşağıda genişçe ele alınacağı üzere Müslümanların halen etkisinde oldukları tarih algısıdır. Modern Çağda, Batıda da az da olsa döngüsel tarihi savunan tarihçiler çıkmıştır. Arnold Toynbee, Sprengler bunlardandır. Batı Skolastiği, Hz. Mesîh’i Tanrının yeryüzüne inişi olarak algılamakla, insanın tarihini Tanrının tarihine dönüştürmüştür. Böylece Hıristiyan Teolojinin yer aldığı tarih anlayışı, artık Tanrının “Eskaton”a kadar insanlığın gelişmesini sürdüreceği bir doğrusal Tarih algısı olmuştur. Bu anlayış, teist veya ateist bütün Batılı filozoflarının görüşlerinde içkindir.

Bir makale çerçevesinde tüm tarih anlayışlarından bahsetmemize imkan yoktur. Özetlemeye çalıştığımız kadarıyla, Felsefî anlamıyla tarih algıları yukarıda bahsetmiş olduğumuz genel çerçeve içinde yer almaktadır, diyebiliriz. Bu aktardıklarımızdan ulaşmak istediğimiz sonucu birkaç cimle ile ifade etmemiz gerekirse bunu şu şekilde ifade edebiliriz:

Batı düşünce tarihi, Antik Yunan düşüncesinin “Döngüsel Tarih” anlayışından, Tinsel Bilim alanındaki “Humanite”nin (insan) keşfi anlamındaki anlayışa gelmiştir. Tarihi bilmenin konusu olmaktan çıkarıp, anlamanın konusu yapan Tinsel bilim, bugün hâkim olan anlayış olarak, tarihi insanın kendisinin keşfinin tarihi noktasına taşımıştır. Bu anlayışın sağladığı açılım ise, Tanrı’nın belirlediği ve insanın zorunlu olarak gitmek durumunda olduğu bir “determinist” yol olarak tarihi algılamak yerine, bizzat insanın inkişafıyla gelişen ve belirlenen insanî bir yol olarak tarihi anlamaktır. Bu anlayışla tarih, tümüyle insanî ve tümüyle insana aittir. Tanrı’nın rolü ise insan üzerinden kendisini açığa

7 Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” makalesi, bu algının en yeni örneklerindendir. Bu makale ve Huntugton’n “Medeniyetler Çatışması” çalışması, Batı sosyal bilimleri içinde tarih algısının geldiği boyutları göstermesi açısından son derecede önemlidirler. 3

vurmasıdır. Panteist bir karakter arz eden bu anlayışın çağdaş Batı Tarih Felsefesinde egemen olduğunu söylememiz mümkündür.

Müslümanların tarihi nasıl algıladıklarına geldiğimizde, tarih algımızın “Kaderci” karakteri çok belirgindir. Tarihimiz boyunca döngüsel bir tarih anlayışına sahip olmamızın nedenini birçok faktöre bağlamak mümkündür. Bu faktörlerin başında Kuran’ı Kerim gelmektedir. Erken dönem Kelam okullarının görüşlerine hâkim olan “Cebrî/Kaderci” karakter, Kuran’ın bir kısım ayetlerini yorumlamaktan kaynaklanmıştır. “Cebr” anlayışının siyasî bir proje olarak da desteklenmiş olması, söz konusu anlayışı beslemiş ve kökleşmesini sağlamıştır. İslam Dini’nin ve onun Kutsal Kitab’ı Kuran’ın, söylem olarak Allah merkezli (Teosentrik) olması, bu söylemden kolayca “Cebrî/Kaderci” bir tarih algısının çıkarılmasına yol açmıştır. Hatta bazı ayetlerde Allah’ın iradesinin bizim iradelerimiz üzerindeki egemenliğine olan aşırı vurgu, Kelam ilminde “Kul fiilinin faili midir, değil midir” tartışmalarına neden olmuş ve hâlâ bu tartışmalar, İslam dünyasında sonuca bağlanmış değildir.

Tarih ilminin, yine tarih içerisinde kazanmış olduğu bu nokta, Müslümanların tarih algılarının nasıl bir tarih algısı olduğunu tespit etmede bize yardımcı olacaktır. “İslam’ın Tarih Yorumu” adlı çalışmasında İmadüddin Halil, İslam geleneğindeki tarih algısının determinist karakterini tespit etmiş, ancak bunun çözümü konusunda bir öneri geliştirememiştir. Kuran’da yer alan insanın hür oluşuna ait vurguları kitabında sıklıkla ele alan müellif, buradan; insan kendi tarihinin tek sorumlusudur sonucuna varamamıştır. Bunun nedeni ise, geleneğimizde kökleşmiş olan, insan-Allah ilişkisinin net olarak belirlenememesidir. Hâlâ İslam dünyasında insanlar, kendi eylemlerinin ne kadarından kendileri, ne kadarından da Allah’ın sorumlu olduğu hususunda net bir kanaate sahip olamamışlardır. Bunun nedenlerinden biri olarak hadislerin rolünden aşağıda bahsedeceğiz.

I- Hadislerin İnşa Ettiği tarih Algısı

Yukarıda kısaca özetlemeye çalışmış olduğumuz tarih algısının felsefî gelişimi, Müslümanların büyük çüğunulğu itibariyle “determinist” bir tarih anlayışına sahip olmaları, bu inancın dinî kökenlerini araştırmamızı gerekli kılmaktadır. Bu temellerin başında kuşkusuz Kuran ve Hadis metinleri yer almaktadır. Kuran’ın anlaşılmasıyla ilgili sorunlar başka bir araştırmanın konusu olduğu için biz sadece hadislerin bu konuda nasıl bir rol üstlenmiş olduğundan bahsedeceğiz.

a-İlk Neslin/Sahabenin ve İlk İslamî Asrın Kutsallığı

(Zirvede Başlayan Tarih)

Birçok hadiste, hem ilk nesil sahabenin, hem de onların yaşadıkları ilk asrın kutsal oluşunu ve onların kendilerinden sonra gelecek olan tüm zamanlardan ve nesillerden daha hayırlı olacağına ilişkin mesajların yer aldığını görmekteyiz. Şimdi bunlardan önemlilerini burada zikredeceğiz.

4

Konuyla ilgili rivayetler, “Kütüb-ü Sitte” olarak bilinen önemli hadis kaynaklarında geçmektedir. Ayrıca farklı şekillerde pek çok hadis kaynağında benzer rivayetleri bulmak mümkündür. Buhârî aşağıda zikredeceğimiz hadisi, Sahîh’nin altı farklı bölümünde İmran b. Husayn’dan nakletmiştir:

“En hayırlı asır benim asrımdır. Daha sonra, benim asrımı müteakiben gelenler, sonra onları takip edenlerin asrıdır. (Bu arada İmran; kendisinden sonraki asrı iki defa mı söyledi yoksa üç defa mı bunu tam hatırlamıyorum.) Bunlardan sonra öyle bir topluluk gelir ki, kendilerinden şahitlik istenmeden şahitlikte bulunurlar. İhanet ederler ve kendilerine güvenilmez. Nezirde (adak) bulunurlar ama yerine getirmezler. Bunlar arasında şişmanlık baş gösterir. (Yani, refah ve yemeye içmeye düşkünlük)8

Abdullah b. Mesûd’dan naklettiği hadis ise şöyledir:

“En hayırlı asır benim asrım ve sonra gelenlerin ve onlardan sonra gelenlerin asrıdır. Bundan sonra öyle bir topluluk gelir ki, şahitlikleri yeminlerini, yeminleri de şahitliklerini geçer.”9 Yani bunlar, güvenilmez bir topluluktur. Onlar işlerine gelir yemin ederler, işlerine gelince de şahitlik yaparlar.

Buhârî İmran b. Husayn’dan naklettiği hadisi, “Kitabu’r-Rekâik”’ın 7. babında, “Kitâbu’l-Eyman”ın 10. ve 27. bablarında tekrar nakletmiştir.

Ebû Hureyre’den ise şu rivayeti tahriç etmiştir:

“Ben Âdem oğlunun en hayırlı asrında, yani şu anda içinde bulunduğum asırda gönderildim.”10

Buhârî’nin İmran b. Husayn’dan nakletmiş olduğu hadisi, Ebû Dâvud ve Tirmizî de nakletmişlerdir.11 Tirmizî’nin rivayetinde sadece şu lafız değişikliği vardır:

“Sonra öyle bir topluluk gelir ki, bunlar yağlanıp şişmanlarlar ve yağlanmayı severler. Kendilerine sorulmadan şahitlikte bulunurlar.”12 Şahitlikten maddi gelir elde ettiklerine bir işarettir.

Tirmizî, Buhârî’nin Abdullah b. Mesûd’dan nakletmiş olduğu rivayetini zikrettikten sonra; “Bu hadis Hasen Sahihtir” demiştir.13 Bu tabir Tirmizî’ye mahsus bir ıstılahtır. Bir hadis hakkında Tirmizî bu tabiri kullanırsa bunun anlamı; nakletmiş olduğu hadis, bir tarîki (versiyonu) itibariyle Hasendir, fakat diğer tariklerin desteğiyle Sahih mertebesine yükselmiştir, demektir.14

Yukarıda vermiş olduğumuz rivayetlerin tamamını, Ahmed b. Hanbel “Müsned”inde nakletmiştir.15

8 Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, Sahihu’l-Buhârî, İstanbul 1979, Fezâilü’s-Sahabe, 1, (IV, 189).

9 Buhârî, Şehâdât, 9 (III, 151).

10 Buhârî, Menâkıb, 23 (IV, 166).

11 Ebû Dâvûd, Süne, 10 (V,44); Tirmizî, Fiten 45 (IV, 500, H. No: 2221).

12 Tirmizî, Fiten, 45.

13 Tirmizî, Menâkıb, 57, (V,695, H. No: 3859).

14 BU konuda bkz.

15 İbnn Hanbel, Müsned, İmran b. Husayn rivayeti; I, 378, 434, 438, 442 II, 228, 328, 410, 479; IV, 267, 276, 277, 426, 427, 436, 440; V, 327; V, 35; VI, 156. İbn Mesûd rivayeti, II, 373, 417. 5

İbn Mâce, yukarıda nakletmiş olduğumuz İbn Mesûd hadisini şu lafızlarla nakletmiştir:

“Rasûlullah’a (a.s.) hangi insanların (neslin) daha hayırlı olduğu soruldu, bunun üzerine şöyle buyurdu: Benim asrım ve sonra gelenler ve onlardan sonra gelenlerdir. Daha sonra öyle bir topluluk gelir ki, onların şahitlikleri yeminlerini, yeminleri de şahitliklerini geçer.”16

İbn Mâce, aynı bölümde Hz. Ömer b. Hattab’dan şu rivayeti nakletmiştir:

Câbir b. Semüre dedi ki; bir gün bize Ömer b. Hattab şöyle konuştu: Rasûlullah bize, tıpkı şimdi sizin benim önümde toplandığınız gibi toplandığımız bir sırada şöyle dedi: Benim hatırım için ashabımın hakkını gözetiniz. Sonra onlardan sonra gelenlerin ve onlardan sonra gelenlerin de öyle… Daha sonra yalan yayılır ve insanlar, istenmeden şahitlik yaparlar ve yemin talep edilmeden de yemin ederler.”17

Bu anlamda rivayetleri çoğaltmak mümkündür. Ancak, hadis kaynaklarımızın en önemlilerinden aktarmış olduğumuz bu rivayetler, konumuzla ilgili yeterli bir fikir verdiği kanaatindeyiz. Bu rivayetlerin bütününden ortaya çıkan sonuç; Hz. Peygamber’in (a.s.) içinde yaşadığı asırla birlikte, onu takip eden iki neslin asrının, insanların en hayırlı asırları olduğudur. Yani, en hayırlı üç asırdan bahsedilmektedir. Geleneğimizde, Sahabe, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn nesli olarak bilinen bu asırlar, Hz. Peygamber’in dönemi itibariyle “Asr-ı Saadet”, geri kalan iki asır da ona mülhak asırlar olarak algılanmaktadır.

Bu rivayetlere göre İslam Tarihi, zirvesini üç neslin oluşturduğu en hayırlı noktadan, yani zirveden başlamış olmaktadır. Rivayetlerde geçen, arka arkaya üç neslin zikri ve daha sonra bozulmanın başlaması ise, söz konusu üç nesilden sonra şerrin hayra galip geleceği veya kötü nesillerin zuhur edeceği çöküş durumunu bildirmektedir. Böylece tarih, iyi olandan kötüye, hayırlı olandan hayırsıza bir doğru seyir takip etmektedir. Diğer bir ifadeyle tarih, zirveden, piramidin en yukarı noktasından, başlamış ve aşağıya, kötüleşmeye ve bozulmaya doğru bir istikamet takip etmiştir.

Şimdi de bu ifade ettiklerimizin, “Fiten” ve “Melâhim” bölümlerinde nasıl ifadesini bulduğunu inceleyelim.

b- İlk Üç Nesilden Sonraki Çöküş Süreci

Bu konuda nakledilecek rivayetlerin başında, tarih algısıyla ilgisinin önemi bakımından “Kıyamet” bekleme rivayetlerine yer vermek istiyoruz. Yukarıdaki üç hayırlı nesilden sonra başlayan bozulma ve çöküş süreci, aynı zamanda kıyametin de beklenmesi sürecini başlatmıştır. Zaten, Hz. Muhammed(a.s.)’ın son peygamber olması, insanlığın imtihanının son perdesi gibi algılanmış ve en yakın bir zamanda kıyamet beklenmiştir. Özellikle de ilk yarım yüzyıl içinde

16 İbn Mâce, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî, Dâru İhyai’t-Türâsi’l-Arabî tsz., Ahkâm 27, (II, 791, H. No: 2362).

17 İbn Mâce, Ahkâm, 27, (II, 791, H. No: 2363).

6

yaşanılan olayların çok talihsiz ve acı hadiseler olmaları, bu beklentiyi haklı kılmıştır.

Ebû Dâvud ve Tirmizî, bu konuda şu hadisi nakletmiştir:

“ Ümmetimin ömrü altmış-yetmiş yıldır.”18

Buhârî ve Tirmizî ise şu rivayeti nakletmişlerdir:

“Yüz yıl sonra arz üzerinde nefes alıp veren hiçbir canlı kalmayacaktır.”19

Yine Tirmizî Enes’ten şunu nakletmiştir:

“ Ben ve kıyamet işte şu iki parmak gibi yakın olduğumuz halde ben gönderildim. Ravi, Rasûlullah(a.s.) bunu söylerken orta parmağıyla, yanındaki kısa parmağını göstermekteydi, demektedir.” 20 Yani, kıyamete çok az kaldı anlamına bir işarettir.

Câbir b. Semure’den ise şu rivayeti yapmıştır:

“ Benden sonra on iki imam (Halife idareci) gelecektir, hepsi de Kureyştendir.”21

Amr b. El-Âs ise şu rivayette bulunmuştur:

“Kureyş, kıyamete kadar hayırda ve şerde bu ümmetin idarecileridir.”22

Hz. Peygamber’e (a.s.) isnat edilen hadislerde, Hz. Peygamber, kendisinden hemen sonra baş gösterecek olan fitnelerden ve buna bağlı ortaya çıkacak olan çözülme ve bozulmadan bahsetmektedir.

Ebû Hureyre’den nakledilmiştir:

“Gecenin karanlığı gibi olan fitneden önce amellerinizde acele edin. O zaman bir kimse mü’min sabahlar akşama kafir olarak erişir, akşam mü’min olarak yatar ve sabaha kafir olarak çıkar. Dünyası için dinini satar.”23

İbn Mâce Muaviye’den şu hadisi nakletmiştir:

“Dünyanın bela ve fitnesinden başka bir şeyi kalmamıştır.”24

Enes b. Mâlik’ten şu hadisi nakletmiştir:

“İşler şiddetlenmeye devam edecek, dünya kaçılacak bir şey olacak, insanlar cimrileşecek ve kıyamet ancak kötülerin üzerine kopacaktır.”25

Yine kıyametin kopması düşüncesini ihtiva eden bir hadis şöyledir:

Huzeyfe b. Yemân’dan nakledilmiştir: “Kıyamet, imamınızı (halifenizi) öldürünceye, birbirinize kılıç çekinceye ve dünya sizin şerlilerinize kalıncaya kadar kopmayacaktır.”26

Kıyametin kopmasının, zamanın ve dünya hayatının kötüleşmesiyle irtibatlandırıldığı daha pek çok rivayet bulmak mümkündür. Bu vermiş olduğumuz rivayetlerin yeterince bir fikir verdiği kanaatiyle şimdi de gelecekle ilgili olumlu sayılabilecek bir husustan bahsedelim. Bu husus “Mehdi”

18 Ebû Dâvud, Melâhim, 18; Tirmizî, Fiten, 64.

19 Buhârî, İlim, 41; Mevâkitü’s-Salah, 20; Tirmizî, Zühd, 33.

20 Tirmizî, Fiten, 59, (H. No: 2214). Aynı hadis için bkz. İbn Mâce, Fiten, 25, (H. No: 4040).

21 Tirmizî, Fiten, 46, (H. No: 2223).

22 Tirmizî, Fiten, 49, (H. No: 2227)

23 Tirmizî, Fiten, 30, ( H. No: 2195).

24 İbn Mâce, Fiten, 24. (H. No: 4035).

25 İbn Mâce, Fiten,24, (H. No: 4039).

26 İbn Mâce, Fiten, 25, (H. No: 4043).

7

meselesidir. Kıyamet kopmadan önce Mehdî isimli bir zatın çıkacağı ve Müslümanları refah ve saadete ulaştıracağına ilişkin haberler de yine aynı hadis kaynaklarımızın ilgili bölümlerinde yer almaktadır. İlk bakışta olumlu gibi görünen bu durumun, sadece kısa bir ara dönem olarak bahse konu olması, tarih algısının genel karakteri olan olumsuz çerçeveyi değiştirmemektedir. Bu rivayetlerden bazıları şöyledir:

Ebû Said el-Hudrî’den nakledilmiştir:

“Ümmetimden Mehdî çıkacaktır. (Mehdi’nin saltanatı), yedi veya dokuz yıl olsa bile o bütün ümmeti nimete boğacaktır. Biri kalkıp; ‘Ey Mehdi bana da ver diyecek, o da; al, diyecektir.”27

Ebû Hureyre’den nakledilen bir rivayet de şöyledir:

“Şayet dünyanın bir gün ömrü kalsa bile, Allah o bir günü uzatacak ve Mehdî gelecektir.”28

Mehdî’nin kalacağı süreyi bildiren bir başka rivayette şöyledir:

“Mehdî çıktığında; beş, yedi veya dokuz yıl hüküm sürer.”29 Bu rivayetteki rakamların farklılığı ravinin şekki olarak tespit edilmiştir. En fazla olan rakamı esas aldığımızda bile bunun dokuz yıl olduğunu görmekteyiz.

II- Rivayetlerin Değerlendirilmesi ve Problem Alanı

Yukarıda nakletmiş olduğumuz rivayetler, İslamî gelenekte genel kabul görmüş, çoğu alimlerin sahih olduklarına kanaat getirdikleri en önemli hadis kaynaklarında geçmektedir. Özellikle bu güvenilir kaynakların rivayetleriyle sınırlı kalmamızın nedeni, rivayetlerin tashihini yapmak ve bu konuda varit olmuş olan bütün rivayetleri toplamak gibi bir amacımızın olmamasındandır. Aksi taktirde, bu konuda yüzlerce rivayeti aktarabilmek mümkündür. Bizim bu çalışmamızda ulaşmak istediğimiz sonuç, Müslümanların büyük bir kısmının hüsn-ü kabulüne mazhar olmuş olan eserlerdeki rivayetlerin, geleneğimizde nasıl bir tarih anlayışı inşa ettiğini ve bunun ne gibi sorunlarının olduğunu göstermektir. Çünkü tarih bilinci demek, dünya görüşü demektir. Sahip olduğumuz dünya görüşünün ele alınabilmesi için, tarihe nasıl baktığımız ve tarihten ne anladığımız çok önemlidir. Bir yönüyle de tarih bilinci, toplumların yeniden inşa edilmeleri gerektiği dönemlerde son derecede hayati önem kazanırlar. Dünyanın, çok hızlı bir değişim geçirdiği ve sürekli yeniden yapılandığı dikkate alınırsa, kalkınma çabası içinde olan Müslümanların, mutlaka yeni bir tarih bilincine ve dünya görüşüne sahip olmaları gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.

Geçtiğimiz yüzyıldaki “Ulus Devlet” anlayışının tüm uluslar için nasıl bir tarih inşası sürecini başlattığını biliyoruz. Hemen her ulus, kendisini üzerine bina edeceği bir tarih yaratıp onun üzerinden varlığını tanımlamaya kalkıştı. Bu önemli hususu Eric Hobsbawn şöyle ifade etmektedir:

27 İbn Mâce, Fiten, 34, ( H. No: 4083).

28 Tirmizî, Fiten, 52, (H. No:2231).

29 Tirmizî, Fiten, 53, (H. No: 2232).

8

“Şimdiki zaman bir anlamıyla tatmin edici olmayınca, geçmiş, şimdiki zamanı doyurucu bir şekilde yeniden kurgulamanın modelini sunmaktadır. Eski günlerin tanımı eski iyi günler olarak yapılmıştır.”30

Bu anlayış, bir toplumun kendi geleceği için kuracağı dünyanın tarihi dayanağını, diğer bir ifadeyle tarih bilincinin zeminini oluşturmaktadır. İşte biz, aktarmış olduğumuz rivayetleri bu bağlamda değerlendireceğiz. Rivayetlerin içerdiği mesajlar;

a- Nasıl bir tarih bilinci oluşturmuştur?

b- Bu bilincin oluşması hangi tarihsel koşulların ürünüdür?

c- Bu rivayetler karşısında biz nasıl bir duruş belirlememiz gerekir ve yeniden inşa etmek durumunda olduğumuz tarih bilincimizi hangi temeller üzerinde kurabiliriz?

İşte bu soruların cevapları, aktarmış olduğumuz rivayetlerden hareketle ulaşmak istediğimiz hedeflerimizdir.

A- Rivayetlerin Oluşturduğu Tarih Bilinci

Burada, doğrudan rivayetlerden nasıl bir tarih bilincinin oluştuğu sorusunun cevabına geçmeden önce, tarih bilincinin neden rivayetlerden oluşturulduğunun üzerinde durmamız gerekir.

Bilindiği gibi Müslümanların dünya görüşlerinin oluşmasında etken olan iki ana faktör vardır. Bunlardan biri Kuran, diğeri de Hz. Peygamber (a.s.)dir. İslam düşüncesi, hem dinî açıdan hem de Felsefî/düşünsel açıdan her zaman bu iki kaynağa bağlı kalmış ve bu iki kaynaktan beslenerek gelişmiştir. Klasik Fıkıh Usûlünde yerleşmiş bir ilke olan; “Şer’î Deliller”in, Kitap, Sünnet, İcmâ ve Kıyas (içtihad) olduğunu da dikkate alırsak, geleneğimizdeki anlayışımızın temelini asıl olarak iki kaynağın belirlediğini görürüz: Kuran ve Hz. Peygamber. Çoğu usulcüler, kıyas ve icmâ’ı, Kuran ve Sünnet ircâ etmişler ve asılları Kuran ve sünnet olarak belirlemişlerdir.31

Müslüman zihniyet geleneğimizde, hemen her hadiseyi; gerek doğrulamak veya yanlışlamak, gerekse onun meşruiyetini tespit açısından her zaman bu iki asılın hakemliğine baş vurmuştur. Her siyasi hareket haklılığı için Kuran ve Sünnetten kendisine deliller aramış, yine her mezhep ve fırka da kendi yollarının ve anlayışlarının doğruluğunu Kuran ve Sünnetle ispatlamaya çalışmışlardır. Kuran’ın ve Sünnet’in bu kadar belirleyici ve hakim olduğu bir gelenekte, bu iki önemli otoriteye başvurmak ne kadar önemli ise, bunları göz ardı etmemek de o kadar önemlidir. Nitekim öyle de olmuş ve bin beş yüz yıla yakın olan İslam geleneğinde hemen her şey doğruluğunu ve meşruiyetini bu iki kaynağa dayanarak elde etmiştir.

Demek oluyor ki, Müslümanlar için Kuran ve Hz. Peygamber’in otoritesi asla vazgeçilmeyecek ve gözardı edilmeyecek olan temel asıllardır. İşte bu nedenle geleneğimizde; Kuran’ı kendileri için delil olarak göstermek isteyenler

30 Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine (terc. Osman Akınhay), Bilim ve Sanat Y., Ankara 1999, s., 41

31 9

onu te’vil ederek amaçlarına ulaştıkları gibi, Hz. Peygamberi kendileri için referans yapmak isteyenler de hadis uydurarak amaçlarına ulaşmışlardır. “Hadis Uydurma” ifadesi, İslam geleneğinde hiç de hoş bir şey olmadığı için, bu ifademizle neyi kastettiğimizi biraz daha geniş bir şekilde açıklamamızda yarar vardır.

Bugün her Müslümanın, Hz. Peygamber’in (a.s.) söylemediği bir sözü ona isnat etmenin ne derecede çirkin bir şey olduğunu bildiği gibi, geçmişteki Müslümanların, özellikle erken dönem nesillerin bunu daha iyi bildikleri bir gerçektir. O halde, kaynaklarımızda yer olan binlerce uydurma hadisleri açıklamak için iki önemli hususa işaret etmemiz gerekir: Bunlardan birincisi, kasıtlı ve düşmanca bir zihniyetle hadislerin uydurulmasıdır ki, bu bizim konumuzun dışındadır. İkincisi ise, bilerek/şuurlu bir şekilde hadis uydurmak veya Hz. Peygamberi tarihte gerektiği zaman yeniden konuşturmaktır. Diğer bir ifadeyle, tarihi Hz. Peygamberin diliyle tasvir etmektir. Şimdi bu önemli noktanın mantığı ve gerekçesi üzerinde durmak istiyoruz.

Yirmi üç sene içinde Hz. Peygamber, hem sözleriyle hem de davranışlarıyla kendisine inananlara örnek ve rehber olmuştur. Bunun anlamı, ona inanan sahabe, onun hadiseler karşısında nasıl tavır aldığını, hangi durumda nasıl hareket ettiğini gözlemlemiş olmalarıdır. Yani, bu ilk nesil Hz. Peygamber(a.s.)’ın Kuran’ı hayata geçiriş ve uygulayış tarz ve mantığını, vahye dayanması gerekmeyen konularda kendi re’y ve içtihadıyla hadiselere nasıl çözümler getirdiğinin mantalitesini çok iyi kavramışlardır. Biz bu duruma sahabenin din anlayışı veya sahabede oluşan Hz. Peygamber imajı ve vizyonu diyoruz. Bu öyle bir melekedir ki, Hz. Peygamberin otoritesini yeri geldiğinde onun tarzıyla doldurabilmektir.

Hz. Peygamber vefat ettiğinde, hayatın sonu gelmedi. Tarih sona ermedi. Olaylar devam etti ve hem de hiç beklenmedik sürpriz gelişmelerle… iç ihtilafları ve kargaşaları kastediyoruz. Bu ihtilaflar ve kavgalar o denli büyüktürler ki, sadece siyasi olmakla kalmamış dini ve akidevi de bir hüviyet kazanmıştır. O halde, her sorunlarını ya vahyin bir çözüm getirmesiyle veya Hz. Peygamber’in (a.s) bir çözüm bulmasıyla çözmeye alışmış olan sahabe nesli, fiilen bu iki kaynağın sona ermiş olması durumunda ne yapacaklardır? Soruyu şu şekilde de sorabiliriz: Ne yapmışlardır? İşte bizim için önemli olan bu soruların cevabını bulmaktır. Şimdi bu cevapları bulmaya çalışalım.

Bu sorulara verilecek en kısa cevap; “hiç kuşkusuz Kuran ve Sünnet’e başvurarak”, şeklinde olacağı kesindir. Ancak burada ciddi bir sorun vardır. O da; sınırlı miktardaki Kuran ayetleriyle yine sınırlı durumdaki sünnetin karşılaşılan sınırsız olaylara doğrudan, başka hiçbir şeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde cevap vermesi nasıl mümkün olacaktır? Yani sahip oldukları Kuran ve Sünnet mirasını tarihin sorunlarının çözümünde ve tarihin yönlendirilmesinde nasıl etkin kılacaklar ve onlardan yararlanacaklardır? Sahabe neslinin yaşadığı tarihsel olaylarda ortaya koydukları davranışları bu soruların cevabıdır. Onlar, doğrudan cevap bulamadıkları Kuran’ı te’vil ederek kendilerine rehber almaya

10

çalıştıkları gibi, doğrudan cevap bulamadıkları Sünnet hadisi de üretmek, yaşatmayı kastediyoruz, suretiyle sorunlarına çözüm bulmuşlardır. Yani, Kuran’ı yorumlamak, sünnet ve hadisi yukarıda arz etmiş olduğumuz Hz. Peygamber mantalitesi üzerinden üretmektir. Bunun, hadis usulcülerinin tanımladığı kötü maksatlı hadis vaz’ından çok farklı bir durum olduğu aşikardır. Bu durum, tarihsel zorunluluktur. Müslümanların, yaşadıkları hayatı Hz. Peygamber’in rehberliğinde ve Kuran vahyinin ışığında yaşamak istemelerinin doğal bir sonucudur. Nasıl ki bugün bizim de kendi çağımızın sorunlarına Kuran ve Sünnetten delil getirmek istediğimizde onları yorumlayarak kendi tarihselliğimize uyduruyorsak…

Burada, ne yaptıklarını bilen insanların Hz. Peygamberi konuşturmalarından ve hadis üretmelerinden söz etmekteyiz. Bu durum, kötü maksatla yapılan hadis uydurmacılığından (vaz’) tamamen farklı bir şey olduğu her türlü izahın ötesindedir. Hz. Âişe’nin; “Bugün Rasûlullah (a.s.) olsa idi böyle böyle yapardı, demesi ne kadar anlamlı ve bu anlayış ile hükümler vermesi isabetli ise, “Bugün Rasullullah (.a.s) olsa idi şöyle şöyle söylerdi diyerek hadisleri üretmekte de o derecede gerekli ve vaki bir durum olmalıdır.

Konunun daha iyi anlaşılması bakımından, daha genel anlamda bazı örnekler ile problemi izah etmeye çalışalım. Sınırlı ve sabit bir aslın, sınırsız ve değişken olaylara hiçbir sorun olmaksızın cevap vermesini beklemek imkansızdır. Nitekim, Daha Hz. Peygamber vefat eder etmez baş gösteren ihtilafların çözülememesi, söz konusu asıl kaynakların mevcut halleriyle tarihin bütün dilimlerinde meydana gelecek olan problemleri doğrudan bir şekilde çözebilmesinin imkansızlığı tarihi olarak sabittir. Bu durum, kaynaklarda doğrudan yer almayan hususular için böyle olduğu gibi, var olan bir örneğin zaman içinde değiştirilmesi gerektiği zaruretine binaen de bilerek ve farkında olunarak mevcut örneğe muhalefeti gerekli kılmıştır. Ancak bu muhalefet, tamamen şekilde (formda) kalmış ve ilk örneğin özü, amacı (normu) her zaman korunmaya çalışılmıştır. Değişmeyen norm üzerinden sürekli değişen formlar üretmeyi, ilk nesiller meşru görmekte idiler. Bunun, İslami ilimlerde,özellikle de İslam Hukuku’nda bir çok örnekleri vardır.

İlk nesillerin böyle bir tutumu meşru görmeleri, hem ayetlerdeki, hem de hadislerdeki “Nesh” olgusundan çıkarmak mümkündür. İlk Müslümanlar, sabit değişmez kuralları değil, sabit amaç ve ilkeleri gözlemlemişler ve bu amaçlar doğrultusunda, gerektiğinde tarihsel uygulamalarının değişebileceğine ilişkin hem bizzat Kuran vahyinde, hem de Hz. Peygamber’in kendisinden önemli örnek uygulamalara şahit olmuşlar ve durum onlarda yukarıda işaret etmiş olduğumuz mantalitenin gelişmesine ve kazanılmasına neden olmuştur. Örneğin Hz. Ömer’in, Kuran’da konuyla ilgili açıkça hüküm ve uygulamanın bulunduğu hususlarda bile, kendi döneminin tarihsel koşullarını dikkate alarak, mevcut örneklerin amacına sadık kalmak koşuluyla zahiri değişiklikler yapmaktan kaçınmaması, konumuzla ilgili oldukça önemli bir örnek teşkil etmektedir. Örneğin, “Teravih” namazını cemaatle kıldırtması, “Müellefe-i Kulüb” olarak

11

Kuran’da özellikle belirtilen kimselere zekattan pay/hisse vermemesi, fethedilen Irak arazilerinin Müslüman askerlere ganimet olarak dağıtılmaması gibi hususlar bunlardan sadece bir kaçıdır.

Bir taraftan hâdiselerin zorlaması, diğer taraftan sahabe neslinde oluşan mantalite, İslam’ı ilerleyen zaman içinde yaşanabilir ve uygulanabilir kılarken, aynı zamanda, dinin yorumu, hadislerin ve Sünnetin yeniden formulüzasyonunu da mümkün kılmakta idi. Bu noktada, İslam geleneğindeki gelişmeleri farklı bir açıdan daha değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu da, sahabe nesli de dahil olmak üzere, ilk yüzyıl içinde yaşayan nesillerde bilimsel faaliyet iki ana çizgide devam etmiştir. Birisi “Re’y”, diğeri “Eser” ekolleridir. Bunlardan re’y okulu mensubu alimler, kendi dönemlerindeki sorunları aşabilmekte, Kuran, Sünnet, İcmâ, Kıyas (içtihat) ile birlikte, Maslahat, Örf, Umum Belvâ, İstihsan gibi daha bir çok ilkeyi de kullanmakta idiler. Elde etmek istedikleri bir sonucu, bu ilkelerin bütününü kullanarak veya bir kaçından hareketle elde edebilmekte idiler.

“Eser” okulu mensubu alimler ise, karşılaştıkları durumları çözebilmek için başvuracakları yegane kaynak olarak hadisleri, Sünneti kabul etmekte idiler. Bu ise, onları son derecede zor durumda bırakmıştır. Çünkü, sınırlı sayıdaki hadisler ve Sünnet ile, sınırsız sayıdaki sosyal olguyu her zaman çözebilmek mümkün olamaz. Bu nedenle, hadislerin Hz. Peygamber’in mantalitesi üzerinden üretilmesi ve ana kaynağın kurumaması gerekmektedir. Bu kaynağı canlı tutmak, adeta Hz. Peygamber’i ve onun otoritesini canlı tutmaktır. Tarih içinde oldukça artan rivayet malzemelerini ve bu malzemelere konu olan tarihsel durumların ilk üç yüzyıl ile sınırlı olmasını başka türlü açıklayabilmek zordur. Bu yaklaşımla şöyle diyebiliriz: Sahbe ve sonraki birkaç nesil, özellikle Tabiîn nesli, hoşnut oldukları durumları Rasûlullah’a (.a.s) övdürmüşler, karşı oldukları, hoşlanmadıkları durumları da yine onun diliyle yermiş ve kötülemişlerdir. Zalim idarecilerden intikamlarını, Hz. Peygamber’in dilinden onları kötüleyerek aldıkları gibi, memnun oldukları kimseleri de, Hz. Peygamber’in dilinden taltif ederek bir nevi mükafatlandırmışlardır.

Bu izaha çalıştığımız hususta, özellikle siyaset alanındaki rivayetler, ki bizim asıl konumuzu onlar oluşturmaktadır, hem maslahat gereği hem de siyasi otoritenin dayatması sonucunda oluşmuş olduklarını da düşünmemiz gerektirmektedir. İslam geleneğine hakim olan; “En kötü düzen, düzensizlikten yeğdir” anlayışı, Ehl-i Sünnet olarak bilinen bir çok alimin “devletçi” veya nizamdan yana olan karakterlerinin oluşmasındaki en önemli etkendir diye düşünüyoruz. Bu yaklaşım, düzenin sağlanmasına yönelik, Hz. Peygamber’in (a.s.) otoritesini kullanma ihtiyacı olan durumlarda, hadislerin üretilmesinde zaruret görmüşler ve bu yola başvurmuşlardır. Bizi bu kanaate sevk eden geleneğimizin tümünde görebileceğimiz pek çok örnek ve sorun olduğundan bahsetmek mümkündür.

Bu ifade ettiklerimizi bir örnek üzerinden açıklamamız gerekirse şu örneği verebiliriz. Buhârî başta olmak üzere, bir çok önemli muhaddisin naklettiği;

12

“Kim halifeye biat etmeden ölürse, cahiliye ölümüyle ölmüştür” hadisini, Emeviler ve Abbasîler dönemi halifelerine biat etmeyen kimseleri etkilemek için kullanırlarken, aynı hadisin tehdit edici ifadesini, Hz. Ebû Bekir gibi bir halifeye biat etmeden ölen Hz. Fâtıma’ya ve Ensar’dan bir çok sahabeye uygulamamışlardır. Rivayetlerin bu konjonktürel algılanması ve uygulanması, söz konusu rivayetle dini bir ilke ortaya koymak olmayıp, tarihsel bir durumu kurtarmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Sonuç olarak, tarihsel koşullar Hz. Peygamber’in otoritesini kullanmayı zorunlu kılmış ve kullanılmıştır. Hz. Peygamber’in otoritesini onun vefatından sonra kullanmanın anlamı ise hadis üretmektir.

B- Tarih Bilincini Oluşturan Rivayetlerin Tarihsel Koşulları

Yukarıda, tarih bilincimizi oluşturan rivayetlerin Hz. Peygamber’in otoritesini kullanma mantığına dayandığını, tarihi durumun meşruiyeti nedeniyle rivayetlerin üretilmesi ihtiyacının bir sonucu olduğunu belirtmiştik. Şimdi ise kısaca, rivayetlerin üretilmesine neden olan tarihsel durumların bizatihi kendilerinden bahsedeceğiz.

İslami ilimler geleneğinde şahit olduğumuz bu sorunun ana nedeni, her türüyle ihtilaflardır. Başta siyasi ihtilaf olmak üzere, her çeşit ihtilaf beraberinde gruplaşmayı/hizipleşmeyi getirmiştir. Erken dönem İslam tarihinde yaşanan olumsuz gelişmeler, önce siyasî hizipleşmeyi, ardında da itikadi ve mezhebi ayrılıkları getirmiştir. İlk nesil sahabenin çoğunluğunun hayatta olduğu bir zaman diliminde, Müslümanların birbirlerini tekfir etmeleri, siyasi tabanlı ayrılmanın ilk itikadi (inanç) boyutunu oluşturmuştur. İtikadi ayrışmanın bedeli, siyasi ayrışmanın bedeli gibi olmamıştır. Çünkü, artık durum bir iman-küfür meselesidir. Hal böyle olunca, iman-küfür gibi dinin en başat kavramlarında çıkan ihtilaf, zorunlu olarak bu kavramların doğruluklarının dinin temel kaynakları olan Kuran ve Hadise başvurularak yapılmasını zorunlu kılmıştır.

Hadis kaynaklarımızda yer alan rivayetlerde gördüğümüz, “İman”ın tanımına ilişkin ifadeler, Hz. Peygamber dönemindeki insanların iman etmeleri için gerekli olan şeyleri belirlemiş olmasından daha ziyade, kimin Müslüman/mü’min, kimin de kafir olduğuyla ilgili olarak yapılan tanımlar ve bu tanımlara hangi fırkanın dahil yada hariç olduğunu belirlemeye yöneliktirler. Zaten rivayetlerin mantığı bize, söz konusu ifadelerin, Müslüman olmayan birisinin Müslüman olmak istediğinde taşıması zorunlu olan şartlar belirtmekten ziyade, zaten Müslüman olduğunu söyleyenlerin, hemen her fırkanın kabul ettiği ilkelere göre Müslüman olup olmadıklarını test etmeye yönelik oldukları izlenimini vermektedir.

Özellikle erken dönem kelami tartışmalarda gözlemlediğimiz, “İmanın artıp-eksilmesi”, “Kader-Kaza, Cebr” problemi gibi, iman ile yakından alakalı konuların hadisler çerçevesinde çözülmeye çalışılması, sözünü ettiğimiz tarihsel ihtilafların dini formda ele alınmasının bir sonucudur. Bu sorunları çözebilmenin

13

yegane yolu, dinin ana kaynaklarından referanslar bulmak olduğundan, hadisler zorunlu olarak üretilmiştir. Örneğin, her mezhebi öven ve yeren hadislerin varlığı, ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılıp bunlardan ancak birinin kurtulacağı ve bu birin de kim olduğuna ilişkin rivayetler, tamamen aynı mantıkla üremiş hadislerdir. Çünkü, kurtulacak fırka; Ehl-i Sünnet alimlerince kabul edilen hadise göre Ehl-i Sünnettir. Diğer mezheplere göre de kendileridir. Aynı hadisin farklı versiyonlarında her mezhep kendisinin kurtuluşa erdiğini Hz. Peygamber’e (a.s.) söyletmiştir.

Tarihsel gelişmeler, Hz. Peygamberin otoritesini kullanmayı zorlamaktaydı. Kuran vahyi üretilemeyeceği için, çünkü o te’vil ediliyordu, Hadisler, yukarıda arz etmiş olduğumuz mantık çerçevesinde üretiliyordu. Bu makalemizde sıklıkla kullandığımız “üretme” ifadesi, kötü maksatla yapılmış olan ve çoğonluğu itibariyle de tespit edilmiş bulunan uydurma (mevzû) hadislerle karıştırılmamalıdır. Bu durum için; çağa/tarihe Hz. Peygamberi söyletmek tanımını kullanabiliriz. Mehmet Âkif’in “Çağın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” mısraında ifade ettiği mantık, Hz. Peygamberi kendi, çağ ve tarihlerine söyleten ilk nesiller için hadislerin üremesinin ana faktörü olmuştur. U ifade ettiklerimizi, M. Said Hatiboğlu’nun şu ifadeleriyle bitirmek istiyoruz:

“Muaviye’nin vefatından sonra Emevilerin siyasi ve askeri kudreti, önlerine dikilen her çeşit mukavemeti ezerek, sülale saltanatını İslam’ın başına musallat edince, kolları kırık, boyunları bükük muttaki çevreler ile iktidar hasretiyle içleri yananlar, bu azılı(!) kimselere karşı fısıltı gazeteciliğine ve rivayet edebiyatına sarılmaktan başka bir müdafaa çaresi bulamaz oldular. Bu sahada en büyük kaynak ve destek, tabiatıyla Hz. Peygamber’in manevi saltanatından gelecekti. Bu dahilî müstevlileri, İslam hilafetiyle alakalarının bulunmadığını tespit noktasından hareketle, her cepheden Peygamber’e vurdurtmak, tutulacak en müyesser yoldu. Zira İslam dünyasının şahıs planında en büyük otoritesi Hz. Peygamber’di. Bu otoritenin vereceği cezadan daha büyüğü düşünülebilir miydi! Gerçekten de, Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarının kardeşane (!) desteğiyle, bu sahada cildler dolusu malzeme ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Kısa zamanda saltanata inkılap ettirilen genç İslam devletinin bu yeni veçhesini Hz. Peygamber’e çizdirtmeye müteveccih rivayetlerde itina ile işlenen mevzu, Hulefa-i Râşiîn’den sonra ümmetin başına geçecek idare ve halifelerin tasviridir. Bu tasvirlerde, İslam’ın tarihî çerçeve içindeki idari taksimatı umumiyetle dört devreye ayrılmaktadır:

1. Nübüvvet devri,

2. Nübüvvet usulünce hilafet devri,

3. Isırıcı hükümdarlık devri,

4. Tecavüz, zulüm devirleri.

Bu taksimin yanı sıra, bir de bu devirlerin vakti, zamanı meselesi ele alınacaktır ki, bu istifhamı çözecek rivayetlerden birisini misal olarak aşağıda zikredeceğiz. Bütün bu çeşitten rivayetlerin taşıdıkları ana hedef, 3. devri başlatan Emevî halifelerinin aslında halife değil, tam birer melik ve hükümdar

14

olduklarını başlarına vurmak, İslam Cumhuriyetini genç yaşında katledenleri Peygamber diliyle teşhir etmektir. Hz. Peygamber’e ifade ettirilen bu beyanları, aslında, 1. ve 2. asır İslam umumi efkarının görüşleri olarak kabul etmek ve İslami ruhun, seçime dayalı olmayan bir idareye karşı beslediği nefreti aksettiren tarihî deliller olarak değerlendirmek gerekmektedir.” 32

C- Rivayetlerin Değerlendirilmesi

Hadis kaynaklarımızın, ister genel olarak telif edilenlerinde, isterse özel olarak “Fiten ve Melâhim” adı atılında telif edilenlerinde yer alsın, nakletmiş olduğumuz rivayetler ve onlar ile aynı mesajı taşıyan nakledemediğimiz daha yüzlerce rivayet, onları Hz. Peygamber’in birer mûcizesi ve gelecekten verdiği haberler olarak kabul edip inanan insanların düşüncelerinde derin etkiler oluşturduğu muhakkaktır. Bu sorunların neleri kapsadığından bu bahiste söz edeceğiz. Hz. Peygamber’in vefatını müteakiben baş gösteren fitneler ve bu fitnelerin başlattığı kötü tarih, iyi tarih süreci olarak verilen “Râşid Halifeler” süreci olan 30 yıllık dönem esas alınırsa, yarım asırdan daha az, şayet naklettiğimiz rivayetlerdeki ilk üç nesil olarak kabul edilirse bir yüzyıllık süreci kapsamaktadır. Bu sürecin hangisi esas alınırsa alınsın, bundan sonra başlayacak olan dönem, Müslümanların gittikçe kötüye doğru gitmek zorunda oldukları bir süreci başlatmaktadır. Yani bu gidiş zorunlu (determinist) bir gidiştir. Rivayetlerin resmettiğine göre, önceden belirlenmiş, hem de kötüye doğru belirlenmiş olan bir tarihtir.

Bu tarihin kötü ve önceden belirlenmiş olarak kabulünün pek çok nedenleri bulunabilirse de, biz burada önemli olan iki hususa dikkat çekmek istiyoruz. Bunlardan birincisi, rivayetlerdeki kötümserlik vurgularının sürekli kıyamet ile ilişkilendirilmesidir. Kıyamet, kötülük nedeniyle ve kötülerin başına kopacağına göre, iyilik döneminden sonra geriye şerrin ve kötülüğün kalması kaçınılmazdır. Bu durum da doğal olarak, hayatın/tarihin sürekli kötüye doğru gitmesini gerektirmektedir. Müslüman bilinçteki kıyametin kopuşuyla ilgili olan bu inanç, rivayetlerin gerçekten de Hz. Peygamber’in sözleri olduğunu kabul etmeyi kolaylaştırmıştır. İkincisi ise, Hz. Peygamber tasavvurudur. Daha ikinci ve üçüncü yüzyılda oluşturulan, olağan üstülüklerle donatılmış bir peygamber tasavvuru, kolayca geleceği, adeta televizyonda seyreder gibi görerek haber veren bir peygamber tasavvurunu oluşturmuş ve bu tasavvur da söz konusu rivayetleri hem kabulü, hem de onları Hz. Peygamber’in birer mucizesi olarak algılamayı sonuç vermiştir. Rivayet geleneğimizde yazılan bir çok eserin “Delâilü’n-Nübüvve” adını taşıması, özel olarak yazılan “Hasâis”, “Şemâil” gibi kitapların yoğun olarak bu rivayetlere yer verip Hz. Peygamberi bine ulaşan mucizelerin sahibi bir peygamber yapma gayretleri, konumuzla ilgili rivayetlerin nasıl Hz. Peygamber’in sözleri olarak kabul edilip de onlar üzerinden tarihin anlaşılmış olduğunu görebilmekteyiz.

32 M. Said Hatiboğlu, Müslüman Kültürü Üzerine, Kitâbiyât Y., Ankara 2004, “Saltanat Karşısında Hadis” başlıklı mkalesi, s. 33-34.

15

Hz. Peygamber ile ilgili bu tasavvur ve rivayetlerin birer mucize, önceden haber verme olarak algılanması, onların eleştirilmesini ve dinin diğer ilkeleriyle ne gibi bir çelişkiye duçar olduklarının görülmesini de engellemiştir. Halbuki, aşağıda genişçe üzerinde durulacağı üzere, bu tür haberler, Kuran’ın bir çok ayetiyle ve Allah’ın insanları yer yüzüne eşit olarak imtihan olmak üzere ve günahsız olarak göndermesi gibi dinin en temel ilkeleriyle de çelişmektedirler. Tek suçları ilk iki asırdan sonra gelmek olan nesillerin zorunlu olarak kötü bir dönemin ve faziletsiz bir sürecin nesli olmaları, kabul edilebilir ve anlaşılabilir bir durum olarak kabul edilemez.

Hadislerde yer alan ilk nesillerin faziletli oldukları ön kabulü, İslami ilimlerin hemen hepsine yayılmıştır. O kadar ki, Arap dili ve edebiyatında, önce zikredilen sonra zikredilene müreccahtır, ilk vaki olan sonradan vaki olandan faziletlidir gibi bir çok kaide, tamamen zihniyetimize yerleşmiş olan, faziletin önce gelenlere ait olduğu inancından kaynaklanmaktadır.33 Usul-ü Fıkıh alimlerinden Şâtıbî’nin; bir önceki neslin bir sonraki nesilden mutlak anlamda daha faziletli olduğuna dair görüşleri dikkate değerdir.34 Hemen her alanda.yapılacak bir incelemede, söz konusu zihniyetin yerleşmiş olduğunu görebiliriz. Çağdaş bir alim olan Muhammed Âbid el-Câbirî’nin “Arap Aklının Oluşumu” ve “Arap Kültürel Aklının Oluşumu” adlı eserlerinde geniş bir şekilde izaha çalıştığı gibi, İslam geleneği, önce gelenin sonra gelenden daha faziletli ve üstün olduğu anlayışı üzerine kurulmuştur. Böyle bir zihniyetin dünyaya bakışının olumsuz ve karamsar olması doğaldır.

D- Rivayetlerin Bugünkü Mesaj Değeri

Buraya kadar ele aldığımız husus tarihe mal olmuş verili bir durumdur. Biz, olmuş bitmiş bir tarihin değerlendirilmesi sadedinde bu tespitleri yapmış bulunuyoruz. Ancak asıl önemli olan, söz konusu rivayetlerin bugün bizim tarih algılamamızda nasıl bir rollünün olduğu ve daha da önemlisi, olması gerektiği problemidir. Şimdi bu sorun üzerinde durmamız gerekmektedir.

Rivayetlerin geneli, içerdikleri mesaj itibariyle, tarihin belirli bir sürecindeki insanların dünyaya bakışlarını, dünya görüşlerini oluşturmaya yönelik oldukları açıktır. Bu durum bize, ilk nesillerin, Hz. Peygamber’in otoritesini, kendi zamanlarına ait bir zihniyeti oluşturmada nasıl kullandıklarını göstermektedir. Bu temel nokta bizim için önemlidir. Çünkü, rivayetleri bu şekilde kabul etmek, onları Hz. Peygamber’in genel/evrensel ilkeleri imiş gibi algılama hatasından kurtaracağı gibi, peygamberi sürekli gelecekten haber veren, kehanette bulunan biri konumundan da kurtarmış olacaktır.

Söz konusu rivayetleri, Hz. Peygamber’in gelecekten verdiği öngörüleri ve haberleri olarak kabul etmediğimizde, bu rivayetlerin, tarihin içinde rol alan insanların Hz. Peygamber’i tarihe seslendirmeleri ve aktüel olaylara onun diliyle izah ve açıklık getirmeleri olarak kabul etmemiz gerekecektir.

33

34 16

Bu durumda, rivayetlerin Hz. Peygamber’in mesajı imiş gibi algılayıp ondan mesaj çıkarmakla, onları tarihsel koşullarını ürünleri olarak görmenin bize sağladığı iki durum söz konusudur. Bunlrdan birincisi, bu rivayetleri kendi tarihsellikleri içinde algılayarak tarihi anlamaya çalışırız. O rivayetlerin resmettiği zamanları daha iyi anlamak imkanımız olur. İkincisi ise, ilk nesillerin Hz. Peygamber’i kendi tarihlerine seslendirmeleri örneğini değerlendirerek, kendi tarihsel koşullarımıza, Hz. Peygamber için belirleyeceğimiz portre üzerinden onu çağımızın tarih algısına yeni mesajlar sunan bir peygamber olarak algılayabiliriz. Bununla, geçmişte olduğu gibi bugün de hadisler üretelim demek istemediğimiz açıktır. Çünkü çağımız, böyle bir faaliyete izin vermeyecek kadar Hz. Peygamber asrından uzağız. Ancak, Hz. Peygamber’i elimizdeki rivayet malazemeleriyle tanımlayıp, onun mantalitesini çalıştırarak, tarihimize peygamberî bir bakış açısı, perspektifi ile bakmayı başarabiliriz ve başarmalıyız.

E- Tarih Nedir? Tarihi Algılamanın Anlamı

Makalemizin giriş kısmında belirtildiği üzere tarih, insan var oluşuyla, diğer bir ifadeyle, insanın varoluşsal konumuyla doğrudan ilgili olarak ele alınması gereken insani bir etkinlik (praxis) tir. İnsanın dışındaki bir varlığın tarihinden bahsedebilir miyiz? Bunun cevabı elbetteki “hayır” dır. İnsanın dışındaki varlığın tarihinden, varoluş süreçlerinden bahsettiğimizde bile bu, onlarla ilgili oluşturduğumuz bizim tarihimizdir. Yani, yine bize ait bir tarihin içinde bizim dışımızdaki varlıkların da yer almasından ibarettir. O halde tarih, insanın varoluşuyla doğrudan ilgili bir kavramdır. Heideger’in “Time and Being” olarak belirttiği zamanda var oluş ve varlıkta var olmayı idrak ediş tarihin başlangıcıdır. Tarihi, insanın kendi varlığını fark etmesiyle başlatmalıyız. Eyleyen bir varlık olarak insan, eylediğinin ve kendi varlığının farkında olduğunda, tarih başlamıştır. Çünkü o, yani insan, hem eylemde bulunmaya başlamış, hem de bu eylemde bulunuşunun farkına varmıştır. Bu farkına varış, sadece bir hissediş, duyuş değildir. Çünkü sadece hissetme ve duyma, diğer canlılarda da vardır. İnsanın fark edişi ise, yaptığı eylemdeki rolünü, etkinliğini, kendi varlık alanını fark etmesidir.

Descartes’de formülleşen “cogito ergo num” önermesi, insanın varlığının bu farkında oluş boyutunu ortaya koymaktadır. “Farkında olmak” ne demektir? Bu sorunun cevabı üzerinde biraz daha durmamız gerekmektedir. İnsan varlığı, diğer var olanlardan farklı olarak, kendi varlığını müdrik olma durumudur. Bu durum, insanın kendisini diğer varlıklardan ayırt ettiği gibi, diğer varlıkların varlığına da bir varlık anlamı ve değeri kazandırmaktadır. Diğer bir deyişle insanın kendi varlığını fark edişi, insanın dışındaki tüm varlıkların var olmalarını da anlamlı kılmakta adeta onları da var kılmaktadır. Şayet böyle bir insani var oluş olmamış olsa idi, diğer varlıkların varlığıyla yokluğu müsavi olurdu. Yani, onların bir tarihinden bahsedemezdik. İnsanın tarihi, diğer varlıkların da tarihlerinin olmasını sağlamıştır. 17

Kuran’ın, insanın yüklendiğini belirttiği “emanet” işte bu kendi varlığının farkında olma hali olmalıdır. Bu öylesine bir var oluş hali ve mertebesidir ki, bu varoluş noktasına gelen insan, yukarıda belirttiğimiz gibi, tüm varlığın var oluşunu anlamlı ve değerli kılan bir misyonu üstlenmiştir. Bu nedenle söz konusu emaneti insanın dışında, sema, yer büyük dağlar vs. üstlenmemiş, yüklenememiştir. Nasıl yüklenebilsinler ki, sayılan varlık alanlarının hiç birisi, tüm varlığı anlamlı kılacak bir varoluşsal boyuta ve müdrikeye sahip değildir. Bu zor ve ağır yükü insan yüklenmekle, diğer varlık alanlarını kendisine minnettar ve hizmetkar kılmıştır. Çünkü onlar varlıkta idrak olunmayı-idrak etmeyi değil- insana borçludurlar. Kuran’ın, yeri, göğü ve diğer bütün varlıkları Allah’ın insanın hizmetine vermiş olduğunu sık sık tekrar etmesi işte bu hakikate işaret etmektedir. Madem ki insan varlığıyla ve kendi varlığını idrakiyle böyle bire misyonu üstlenmiştir. O halde diğer varlıklar da, insana bu minneti ödemeliler ve ona hizmetkar olmalıdırlar. Nitekim olmaktadırlar.

Tekrar tarihin anlamına ve bunun insani var oluşla doğrudan ilişkisine dönersek, tarih; insanın eylemlerini tamamen kendi bilinciyle ve iradesiyle yaptığı bir var oluş halidir. İnsanın, iradi bir tavır alışla ortaya koyduğu eylemi (praxis) onun tarihidir. Bu tarihin (praxisin) içinde diğer varlıkların yer alması tebeidir, ikincildir ve asli bir unsur olarak tarih tanımı içinde yer almazlar. Bu durumda insan etkinliği, insanın iradi eylemleridir. İnsani tarihin ayrılmaz unsurları olan zaman ve mekan ise tarihin oluşmasında aslî değil tâbii durumda yer alırlar. Belirleyici bir role değil, yardımcı rollere sahiptirler. Sonuç olarak tarih insanındır ve onun eylemlerinden ibarettir. Bu anlamıyla tarihin görece iyi ve kötü olması, tamamen insana aittir. Ne zamana ne de mekana ait… Yani, kötü olan zaman ve mekan değil, zaman ve mekanda tezahür eden insani yapıp etmeler, eylemlerdir. Bu nedenle, mutlak olarak zamandan, tarihin gerçekleşmesine hizmet eden ikincil bir unsurdan hareket edilerek yapılan tarih tanımı ve onun görece iyiliği ve kötülüğü, ideolojik, tepkisel ve yanıltıcı bir tarih algısıdır. Doğrusu tarihi doğru anlamak için, mutlaka onu insanın kendisinden ve onun varoluşsal konumundan hareketle tanımlamak ve değerlendirmek gereklidir.

Buraya kadar zikrettiklerimizden sonra şimdi de şu soruyu sorabiliriz: İnsan varlığı ve var oluşu ne demektir? İnsan neden var olmuştur? Kendi varlığının farkında olan insan, neden var olduğunun da farkında mıdır? Bütün bunlar, tarih algısı ve tarihin tanımıyla nasıl bir ilişki içindedirler?

İnsan var olduğunu fark ettiğinde, bilinçli olarak bu varlığın mahiyetini ve kaynağını düşünmeye başlar. Descartes’de gördüğümüz ünlü düşünüş biçimi, insanı kendi varlığını fark etmeyle birlikte varlığını borçlu olduğu kaynağa da yönelmeye başlar. Çünkü insanın ilk idrak ettiği şeylerden birisi de, kendi varlığının kendi eylemi olmadığıdır. İnsan, kendi varlığını kendi eylemi olarak algılamaz. Diğer bir ifadeyle, kendisini kendisinin var ettiğini düşünmez. Şayet insan, kendisini kendisi var eden bir varlık olsa idi, o zaman Tanrı’dan bir farkı olmazdı. Kendisini, kendisi dışında bir eyleyenin, irade sahibi birinin eylemi 18

olarak fark etmek, insanı varlığının kaynağına götürür. Bunun tarih bilinci ve tarihin algısıyla olan ilişkisi ise, insan eylemi olarak tanımladığımız tarihin sadece insanın eylemiyle başlayıp bitmediğidir. İnsan merkezi bir rol üstlense de, tarihin oluşmasında tek faktör ve aktör değildir. İşte bu önemli nokta nedeniyle Tarih, içine Tanrı ve onun iradesinin de girdiği bir etkinlik alanına dönüşür. Böylece Tarih, Tanrı iradesiyle insan iradesinin birlikte yer aldığı bir alan olmaktadır.

Tarihin tanımına, insanın irade ve etkinliğiyle birlikte Tanrı’nın irade ve etkinliğinin de girmesi, her iki etkinliğin tarihteki payını ve etki alanlarını belirlemeyi ve ayrıştırmayı gerekli kılmaktadır. Meydana gelen tarihte, eylem olarak, insanın payı ile Tanrı’nın payı ne kadardır? Bu payları neye göre hesaplayacağız? Ayrıca, konuya İslam öğretisi açısından bakacağımıza göre, yer yüzündeki bulunuşu imtihan olmak olan insanın varlığı dikkate alınarak bu hususun değerlendirilmesi gereklidir. Yani, tarihin tanımı yapılırken, tarihteki Allah’ın etkinliği ile insanın etkinliğini imtihan olam durumu zarar görmeden çözülmelidir. Çünkü dinî metinlere göre, tarihten sorumlu olan Allah değil insandır. O halde, nasıl bir tarih tanımı yapacağız ki, içinde Allah’ın da iradi müdahalesi olduğu halde, sonuçtan sadece insan sorumlu olacaktır. İşte burada üzerinde duracağımız asıl sorun budur.

Konuya ayrıntılı olarak girmeden, sonucundan insanın sorumlu olduğu tarihteki İlahî müdahalenin “Adalet” boyutuna veya İlhami Güler’in tabiriyle, “Allah’ın Ahlakiliği” konusuna değinmemiz gerekir. Dini metinler insan tarihini insanın sorumluluğundaki bir tarih olarak sunuyorlarsa bunun anlamı, Allah’ın tarihr müdahalesinin insan iradesini iptal eden, yok sayan bir müdahale olmadığıdır. Peki bu durumda, Allah hem tarihe müdahale edecek, hem de bu insan iradesini iptal etmeyecek, nasıl bir müdahaleden söz ediyoruz? Konunun asıl sorunsal alanı da burasıdr.

Ömer Özsoy, “Sünnetullah” adlı çalışmasında sözünü ettiğimiz problemi çözmek için Kuran ayetlerinde zikredilen “Allah’ın Sünneti” ifadesini, yukarıda belirttiğimiz türden bir müdahale olarak anlamaktadır. Kuran’ın özellikle “değişmez sünnet” olarak vurguladığı Allah’ın Sünneti Özsoy’a göre; Allah’ın tüm insanlık tarihi boyunca değiştirmeyeceği “İlahî Tavrı”nı ifade etmektedir. Bu tavır İlhami Güler için Allah’ın ahlakiliğidir. Bize göre de Allah’ın adaletinin bir (lazımıdır) sonucudur. Allah, daha insanları yaratmadan, veya insana verdiği aslî (fıtrat) mahiyete göre, insanın ortaya koyacağı davranışlara kendisinin tarih içinde nasıl karşılık verip, nasıl müdahale edeceğini ve bu müdahalenin insanın sorumluluğunu (emaneti üstlenme) ihlal etmediği İlahi tavrı “Sünnetullah” olarak belirlemiştir. Bu sünnetullah, tarihin hiçbir devrinde, hiçbir insan için, değişmemiş ve değiştirilmemiştir. O halde sünnetullah, Allah’ın insanların tarih içindeki yapıp etmelerine karşı alacağı tavrın, insana kullanması için verilen serbest seçim iradesini iptal edici bir müdahale olmadığı anlamına gelmektedir. Kuranda zikredilen bütün müdahale ayetlerini bu temel ilke doğrultusunda anlamamız gereklidir.

19

İslam geleneğinde asırlarca tartışılmış olan, Allah’ın küllî iradesi ile insanın cüzî iradesinin birlikte, biri diğerini iptal etmeyecek şekilde, anlaşılması problemi bu nokta ile ilgilidir. Ehl-i Sünnet, Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti karşısında, cüzî de olsa başka bir iradenin varlığını ve eylemde bulunabilme durumunu, “tevhit” ilkesine aykırı bulduğu için, insanı yapıp etmelerinden sorumlu tutacak iradenin ne tür bir irade olduğunu belirlemekte hayli zorlanmıştır. Hatta, net bir tanım sayılabilecek bir açıklama getirilemediğini bile söylememiz mümkündür. Cebriye, insanı tamamen ilahi takdirin bir aktörü olarak görürken, Mûtezile insanı kendi eylemini kendisi yapan bir hür varlık olarak anlamıştır. Ehl-i Sünnet her iki anlayışı da sapıklık olarak değerlendirmiştir. Birisi, insana ait bütün olumsuz ve kötü davranışları Allah’a ait kılmakla, diğeri de Allah’ın mutlak iradesine karşı başka bir iradeye varlık tanımakla Allah’ın varlık birliğindeki “tenzih” özelliğini ihlal etmişlerdir.

Allah’ın tenzih edilmesi esasına dayalı bu yaklaşım tarzında Ehl-i Sünnet net olarak insan sorumluluğunu belirleyemediği için, bütün çabalarına rağmen Cebriye’nin görüşlerine yakın olmaktan kurtulamamışlaradır. Hatta, Eş’Ârîlik ve Mâtüridilik arasındaki insanın cüzî iradesinin meydana gelen olaylardaki etkinliğinin hemen hemen yok sayılması, eylemin (Tarihin) tamamıyla Allah’a –İlahî takdire- verilmesi, insanın tarihini Tanrı’nın tarihine dönüştürmüştür. Hıristiyanlığın Mesih’i yer yüzüne inmiş Tanrı olarak tarihe bulaştırması gibi, Ehl-i Sünnet, özellikle de Eş’ârîlik, Allah’ı tarihin tek faili yapmış ve tarihi insanın değil Allah’ın tarihine dönüştürmüştür. Meşhur bir tartışma olan; “Kul fiilinin faili midir, değil midir?” sorunsalı, sözünü ettiğimiz yanlış tarih algısının bir sonucudur.

Siyasi arkaplanı da olan bu tarihi tartışma ve kelami problem, Cebr teorisine dönüşmüş ve insanın tarihteki rolü sıfırlanmıştır. Böyle bir tarih algısının ne derece Fatalist, determinist olacağı açıktır. Tabii böyle bir tarih anlayışının yukarıda zikrettiğimiz rivayetleri üretmesi ve onlardan beslenmesi de son derece doğaldır. Zira böyle bir tarih tanımı o tür rivayetleri zorunlu olarak gerektirir. Çünkü, rivayetlerde sıkça vurgulanan ve çoğunda açıkça ifade edilen, belirlenmiş tarih vurgusu, insan iradesine bağlı bir tarihin değil, Allah’ın tamamen kontrolünde olan bir tarihi ifade etmektedir. Hz. Peygamber’in, şu tarihte şöyle olacak, şu zamanda bunlar meydana gelecek demesi, bu eylemleri insan kendi iradesiyle yapacak demekten ziyade, Allah tarihi böyle kurgulamış, bunun aksine bir şeyin olması imkansızdır demektir. Böylece, İslam geleneğindeki tarih algısı, Allah’ın eylemlerinin (tecellileinin) tarihine dönüşmüş, insan da bu tarihin sadece figüranları konumuna inmiştir. Böyle bir bakış açısına göre, kafirlerle Allah mücadele edecek, zalimlerin cezasını Allah verecek, adil kurtarıcıları Allah gönderecek, hastalarımıza şifayı o verecek, borçlularımızın borcunu o ödeyecek, vs… İslam dünyasında yapılan dualara ve bu duaların muhtevasına baktığımızda, belirlemeye çalıştığımız tarih anlayışının nasıl hakim olduğunu çok açık olarak görebiliriz.

20

İslam dünyası, içinde bulunduğu kötü durumu bir taraftan fatalist bir tarih algısıyla açıklamaya çalışıp rahatlamak isterken, diğer taraftan da bu durumdan kurtulabilmek için yine Allah’tan cebrî bir müdahale ile durumunu düzeltmesini talep etmektedir. Hem durumu cebrî bir algıyla Alah’a bağlamakta, hem de kurtuluşu da ondan beklemekle yine Cebrî bir tarih algısına devam etmektedir. Ne yaparsa yapsın, tarihi kendi tarihi olarak algılayamamaktadır. Sonuç olarak, tarih sürekli kötüye gidecekse bu normaldir çünkü kıyamet kopması için bu gereklidir. Şayet Allah bu arada Müslümanlara iyi günler lütfedecekse o zaman da bunu yine o yapacaktır. Müslümanlara terettüp eden herhangi bir şey yoktur. Bu zihniyet, Daryush Shayegan’ın ifadesiyle, tarih dışı kalmak veya tarihte tatile çıkmaktır. Müslümanlar, uzunca bir süredir, reel tarihten kopmuşlar ve tarihin akmadığı, zamanın ilerlemediği bir tarih dışılığa maruz kalmışlardır.35

F- Tarihte Allah’ın ve İnsanın Payı

Doğru bir tarih algısı için, tarihin tanımını doğru yapmak ne kadar önemli ise, tarihteki rolleri itibariyle, Allah’ın ve insanın ne kadar etkin olduklarını belirlemek de o kadar önemlidir. Bu başlık altında bu önemli nokta üzerinde durmaya çalışacağız.

Yukarıda ifadeye çalıştığımız “Sünnetullah”, insanlık tarihindeki Allah’ın tarihle ilişkisini ifade etmektedir. Bu bakımdan Sünnetullah’ı doğru anlamak, tarihi doğru anlamak olarak görülebilir. O halde şimdi, sünnetullah’ı biraz daha geniş bir şekilde ele alalım.

Varlığın kayanağının Allah olduğu, hem semavî dinlerin söylemlerinde, hem de teist felsefi söylemlerde yerleşik bir inançtır. Varlık, varlığı aşkın olan bir Kutsal var edici olmadan açıklanamaz. Varlığın kaynağı transandantal bir varlık olmalıdır. İslam inancında bunun adı, Tek Allah (Allahu Vahid) tır. Tek olan Allah, varlığı yalnızca kendisi var etmiştir ve asla herhangi bir şeyi kendisine ortak edinmemiştir. İslam’ın şirk (ortaklık) konusundaki hassasiyeti bu noktayı vurgulamaktadır. Bu husus yoruma kapalı olacak kadar İslami öğretide açıklanmıştır. Ancak, yine Kutsal metinlerin (vahiy) bildirdiğine göre Allah insanı, sınamak, iyi veya kötü amellerin hangisini yapacağını görmek için yaratmıştır. Özlü bir ifadeyle belirtecek olursak şu ayet bunu çok güzel bir şekilde ifade etmektedir:

“Kim zerre kadar iyilik yaparsa onun karşılığını, kim de zerre kadar kötülük yaparsa onun karşılığını mutlaka görecektir.”36

Bu ayetin çok açık olarak, insanın eylemlerinde tam bir serbestliğe (hürriyete) sahip olduğunu veya olması gerektiğini anlattığı her türlü izahın ötesindedir. Zaten, sınamanın, denemenin mantığı da, sınanan ve denenenin hür olmasını gerektirir. Bu ayrıca adaletin de zorunlu bir sonucudur. Kuran ayetlerinde sıklıkla vurgulanan insanın bu özgürlüğünden hareketle, Allah’ın insanı eylemlerinden sorumlu bir varlık olarak gördüğü ve kabul ettiği sonucunu

35

36 21

çıkarabiliriz. Yani, insanın eylemlerinin bir tarihi olarak tarihin sorumlu öznesi insandır. Bunun anlamı, insanın tarihinde Allah’ın hiçbir rolünün ve müdahalesinin olmadığı mıdır? Bu sorunu cevabı tabii ki hayırdır. Allah’ın egemenliğinde hakimiyetinde olan bir varlık alanında meydana gelen bir tarihin, Allah’ın etkinliğinin sıfır olduğundan bahsedebilmek hiçbir şekilde tutarlı olamaz. Allah’ın bu tarihle, şöyle ya da böyle bir ilişkisinin olduğu veya olması gerektiği kaçınılmazdır. Ancak, bu müdahalenin sorunu, insanın sorumluluğunu ne ölçüde etkileyip etkilemediğidir. İşte Sünnetullah kavramı burada devreye girmekte ve sorunun çözülmesine yardımcı olmaktadır.

Sünnetullah’ın insan tarihindeki taşıdığı anlam tam olarak nedir?

Sünnetullahı Ömer Özsoy’un tanımı üzerinden ele alacak olursak, insanı hür iradesiyle sınamak isteyen Allah’ın, insanın bu hür iradesini asla ihlal etmeyecek şekilde kendisi için belirlediği ilkeler bütünüdür. Bu ilkelerin hiçbirisi, tarihin hiçbir devresinde değişmeyecek, değiştilmeyecektir. Aynı zamanda bunlar, insan sorumluluğunu, Allah’ın sorumluluğuna dönüştürmeye de izin verecek şekilde anlaşılamazlar. Anlaşılması demek, Allah’ın insanlığa gönderdiği mesajın tahrifi demektir. Bu durumu Kuran’ın sembolik olarak anlattığı şu kıyamet sahnesi ve kul-Şeytan diyaloğu gayet güzel bir şekilde açıklamaktadır:

“Beni değil siz kendinizi levm edin kınayaın. Ben sizin üzerinizde etkin değilim. Benim yaptığım sadece sizi çağırmaktı siz de koşup geldiniz.”

Bütün vahiy metinlerinde, kötülüğün sembolü olarak anlatılan Şeytanın bile, insanlık tarihindeki kötülüklerin sorumlusu olmadığı, insanın kendisine ait eylemleri, asla kendisinin dışında bir başkasına fatura edemeyeceğini açıkça ifade etmektedir. Durum böyle olunca, tarihe Allah’ın müdahalesini, insanın sınanması için gerekli donanımların sağlanması, bu donanımlar hem insana ait hem de insanın dışındakiler olarak anlaşılmalıdır, bunlar Allah’ın tarihteki payıdır. İnsanın Kıyamet denilen tarihin sonuna kadar yapacağı tüm eylemlerin malzemelerini Allah sağlayacaktır. Fakat bu malzemeyle imtihanı insan olacaktır. Doğal olarak tarihten sorumlu olan da kendisi, yani insan olacaktır. Demek oluyor ki Allah, tarihin devamını, insanın eylemleri için, iyi-kötü, lazım olan tüm malzemeyi sağlayacak ve bunlarla insan tarihi inşa edecektir. Tam sorumlu ve tek sorumlu olarak…

G- Rivayetleri Yeniden Okuma

Tarihin tanımını, kendi sorumluluk alanımız olarak belirledikten sonra, elimizdeki tüm rivayetleri, bu temel ilkeden kalkarak yeniden okumak ve değerlendirmek durumundayız. Bu noktanın, bir metodoloji çerçevesinde olması gerektiği açıktır. Bizim önerdiğimiz metedolojinin özü ise, makalemizin giriş kısmında ifade etmiş olduğumuz, rivayetlerin üretilme mantığından yararlanmaktır. Bunun anlamı, tarihimizin rivayetleri doğrultusunda oluştuğundan hareketle, aynı rivayetleri, yeni tarih algımızın malzemelerini sağlamakta tersinden bir görevi üstlenmelerini sağlamaktır. Yani, zamana,

22

23

şahıslara ve tarihin determinist algısına yönelik rivayetleri, çağımızın koşulları doğrultusunda, ferdin sorumluluk bilincine ve iradi etkinliğine dayalı bir noktaya taşımaktır. Kendi tarihimizi kendimiz yapacağımıza göre, tarih algımızı sınırlayan ve sürekli geçmişin kutsallığına ve dokunulmazlığına döndüren bakış açısını ve perspektifi terke etmemiz gerekiyor. Yeni bakış açımız ve perspektifimiz ise, belirlenmemiş (determinist olmayan) bir tarih algısıyla, tarihi kurtarıcı (Mehdi-Mesih) beklentileri üzerinden algılamak hastalığından kurtulmakla belirlemek gerekmektedir. Tarihi kahramanlara ve kurtarıcılara havele etmek, ferdi iradeleri felç etmektir. İslam Tarihinin bin yılı aşkın olan bu mefluç halden kurtulması ve sağlığına kavuşması gerekmektedir.

Makalemizin girişinde, söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygamber’i tarihe seslendirtmek mantığına dayandığını söylemiştik. Öncelikle bizim için bu rivayetler Hz. Peygamber’in sözleri değil, onun adına söylenmiş tarihsel tepkiler veya tespitlerdir. Bu durumda, sözü edilen rivayetlerden hareketle tarih inşa etmek yerine, Hz. Peygamber misyonunu ve vizyonunu Kuranî bakış açısıyla kendi tarihimizde yeniden yorumlayarak, yeni bir tarih algısı inşa etmek durumundayız. Bu inşa da rivayetlerin rolü, olumsuz örnekliğiyle geçmişte başımıza açtığı sorunları gidermek ve doğru bir tarih algısını kazanmamıza tersinden yardımcı olmaktır. Böylece biz, tarihi bize gerektiği şekilde ve sorumluluk bilincimizi geliştirdiği biçimde yeniden anlaşılabilir ve kurulkabilir.

 
  Bugün 1 ziyaretçi (1 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=